Yolculuğumun başından beri çok defa çadır kurdum. Fakat bunlar genellikle geceyi geçirmek adınaydı ve doğayla bütünleştiğim zamanlar değildi. Bu yazıyı yazarken geriye baktığımda başlangıçtan bu yana geçirdiğim en güzel kamp aktivitesinin Bitlis Nemrut Krater gölünde olduğunu söyleyebilirim.
Batman’da geçirdiğim birkaç günden sonra yola düşerek Tatvan’a gelmiş ve ilk gecemi sahil kenarında çadırda geçirmiştim. Ertesi gün haritadan baktığımda yakın olduğunu gördüğüm Nemrut gölüne gitmeye karar verdim ve sabah marketten alışverişimi de yaptıktan sonra yola düştüm. Yolda araç beklerken başlayan sağanak yağmur hazırlıksız olduğum için beni epey ıslattı. Yoldaki o halimi gören ve aslında ters yöne giden bir araç bana acıyarak döndü ve yukarıdaki bir otele kadar götürdü. Orada üzerimi değiştirip tekrar yola çıktım, biraz yürüdüm biraz da otostop çektim derken kendimi kraterin içinde buldum.
Nemrut Krater Gölünde Sonbahar:
Yolculuk boyunca etrafta gördüğüm renkler ve doğa büyüleyiciydi. Sonbaharın renkleri her zaman farklı bir duygu uyandırıyor içimde. Bu duygular eşliğinde küçük olan ılı göle geldim ve orada oturup yolculuğu beraber tamamladığım insanlarla çay içtim.
Küçük Göl:
Bu göl 1,5km kare bir alana yayılmış ve zeminden gelen sıcak sularla beslendiği için özellikle belli sezonlarda kaplıca gibi içine girilebilir seviyede oluyormuş. Hava kararmadan bir de büyük gölü görüp hangisinin yanında çadır kuracağıma karar vermek için ormandaki patika yoldan renklere aşık olarak yürüdüm ve göle ulaştım.
Büyük Göl:
Burası da 12km karelik bir alana yayılmış ve kokusuz, tatsız sudan oluşan, hatta sonraki gün susuz kalınca suyunu içtiğim bir göl. Etrafa biraz bakınınca diğer gölün çadır için daha uygun olduğuna kanaat getirip geriye döndüm ve çadırımı kurmaya başladım. Çadırı kurduktan sonra günün ilk düzgün öğününü hava kararmasına yakın yeme vakti gelmişti. Marketten aldığım konserve barbunya, muz ve tahin pekmez karışımıyla o güne dek yediğim en zengin yemeği yedim. Ardından hava karardı ve dışarısı oturulamayacak kadar soğuk bir yer haline geldi. Öyle olunca çadırın içine geçip bir şeyler yazmaya çalıştım fakat tulumun dışında olan tüm uzuvlarım üşüyordu. Ben de en iyisi uyumak galiba dedim ve mecburen uzun sürecek bir uyku uyudum.
Sabah kalktığımda heyecanla çadırın fermuarını açtım ve gördüğüm manzara çok güzeldi. Doğa o kadar huzurlu ve sakindi ki onun da henüz uyanmaya başladığını görebiliyordum. Dışarıdaki hava adeta kar kokuyordu ve çok temizdi. Biraz kendime geldikten sonra çadırdan çıktım ve akşam güvenlik amacıyla çadırdan uzağa koyduğum yiyeceklerimi kontrole gittim. Fakat üzücü bir manzara beni bekliyordu…
Sürpriz ve Dehşet!:
Poşetime yaşanırken 3-4 kuş beni görünce poşetin yanından havalanarak uzaklaştı. Poşetimi delerek içindeki ekmeğimi çıkartıp yemişlerdi… Sabah yemeyi düşündüğüm salam ekmek hayalim böylece suya düşmüştü ama olsun. Muz, meyveli süt ve salam yesem de yeterdi.
Gölde yüzümü yıkadıktan sonra kahvaltı için biraz yukarıya doğru hareketlenince ikinci bir şok ve hatta biraz korku dalgası geldi.
Akşam ayakta duran, hatta üzerinde kocaman bir kaya olan çöp konteynırı yıkılmış ve içi etrafa dağılmıştı. Üstelik bu olay çadırımdan 100-120 kadar uzakta gerçekleşmişti. Etrafta bir sürü yerde dışkılarını gördüğüm ve oradaki insanların da ayı var diyerek uyardığı ayılar gece burayı ziyaret etmişler, neyseki bana dokunmadan gitmişlerdi. Koskaca kraterde benden ve hayvanlardan başka kimse yoktu, biraz etrafı kese kese kahvaltımı yaptım.
Kraterin Çevresine Tırmanış:
Karşımda gözüken dik yamacın üzerindeki kayadan iki gölün de gözüktüğüne dair dün akşam bilgi almıştım ve bu bilgiyi aldıktan sonra oraya çıkmaktan başka çarem yoktu. 🙂 Tepenin eteğine tam gelmiştim ki yerdeki obsidiyen taşlarını gördüm. Bunlar insanlık tarihi açısından son derece önemli, ilk insanların kesici aletlerini yaptıkları taş. Bu taşlardan biraz toplayıp bir kısmını daha sonraki projelerimde kullanmak üzere eve yollayıp, birkaç parça da kendim için aldım.
Bir saatlik yorucu bir tırmanış sonrasında artık kayanın üzerine çıkmıştım. Tüm yolu parmak ucumda çıktım desem yeridir çünkü epey dik bir yerdi.
Yukarıdan gördüğüm manzara iyi ki geldim demekten başka hiçbir kelimenin zihnimde dolaşmasına izin vermiyordu. Uzun süre orada kalıp görüntünün tadını çıkarttım. Aşağı inme vakti gelince de hareket ederek yaklaşık 50 dakikada tekrar yola indim.
Hayatın ödüllerle dolu olduğunu biliyorum. Emek verdiğimiz ve istediğimiz sürece bazı ödüller kazanıyoruz. Elbette hayat her zaman adil değil ve hak ettiğimiz ödülleri alamadığımız zamanlar da oluyor. Fakat her şeye rağmen bu hayatın güzellikleri için çabalamaya değer. Buraya gelirken ve tırmanırken yaşadığım yorucu aktivitelerin orada gördüğüm güzelliklerle ödüllendirildiğini düşünüyorum. Benim için geçen iki günün ödülü buydu.
Doğasını çok sevdiğim bu yerden gölü gezmeye gelen insanların araçlarına binerek sonraki hedefim olan Van için ayrıldım. Fırsatınız olduğunda ana yoldan 25km uzaklıktaki ve yolu kimi yerler hariç oldukça iyi olan bu krateri görmenizi tavsiye ederim. Kesinlikle pişman olmayacağınız bir deneyim olacaktır.
Kazbegi, Gürcistan ve Rusya ortak sınırında bulunan, Gürcistan tarafında Stepantsminda’ya bağlı bir dağ. Toplam yüksekliği 5042 metre ve ülkenin en yüksek üçüncü dağı. Bu dağı özel kılan en önemli şey, dağın 2170. metresinde yer alan Gergeti Trinity Church. Bölgede gezilecek pek fazla yapı ve yapılacak etkinlik yok. Dağa yürüyüş faaliyeti gerçekleştirebilir, kiliseyi ziyaret edebilir veya kayak sezonunda gittiyseniz 35 km mesafedeki Gudauri’de kayak yapabilirsiniz. Bu nesnel bilgileri verdikten sonra Kazbegi ziyaretimde yaptıklarıma ve size vereceğim tavsiyelere geçiyorum.
Önceki akşam kararlaştırdığımız üzere sabah erken kalkarak Alex ve Simeone ile dağın buzuluna doğru yürüyüşe başladık. Planımıza göre yaklaşık 8 saat sürecekti gidiş dönüşümüz. Hava -3 / -4 derece dolaylarındaydı ve gezim boyunca o güne dek yaşadığım en soğuk andı. Önce marketten dağın tepesinde yemek üzere bir şeyler aldık sonra da şehrin meydanındaki çeşmeden biraz su doldurduk. Ama tamamen doldurmaya gerek yok çünkü kiliseyi de ziyaret edeceğiz ve orada su var.
Gergeti Kilisesinden Stepantsminda’ya Bakış
Yürüyüşe köyün içinden geçerek başladık ve 35 dakika sonra kiliseye ulaştık. Kilise aşağıdan güzel gözüktüğü gibi yukarıdan da aşağısı çok güzel gözüküyor. Kış kendini hissettirmeye başladığı için önde arkada ve yanlardaki tüm tepelerin başı karlı. Ama bir yandan da güneş açtı ve çok güzel bir hava var. Yürümek için enfes bir zaman.
Gergeti Kilisesi – Gergeti Trinity Church:
Gergeti Kilisesi ve Kilisedeki Din Görevlisi
Gergeti Trinity Church 14. yüzyılda yapılmış ve etrafında başka hiçbir şey yok. Yalnızca 400 metre aşağıdaki Stepantsminda kasabası var. Yürüyerek çıkabileceğiniz gibi araç kiralayarak da kiliseye gidebilirsiniz. Kendi aracınız varsa da taksicilerin yalanına aldanmayın, yol stabil ve her türlü araç çıkabilir. Kilisenin içini özel yapan bir şey yok, diğer kiliselerden pek farklı değil. Bu kadar özel ve güzel olmasının yegane sebebi bulunduğu yer.
Kilisede 15 dakika kadar durup içini dışını inceleyince tekrar yürümeye başladık. İtalyan Simeone grubun en hızlısıydı. Aklımın almadığı bir hızı ve enerjisi vardı. Benim soluk soluğa kaldığım tepelerde o eli cebinde ağzında sakızıyla düz yolda gidercesine ilerliyordu. Kanadalı Alex ise arkada kalıyor, yavaş yavaş ilerliyordu. Arayı açınca iki kere durup Alex’i bekledik, ikinci seferde, beni beklemeyin siz devam edin, dedi.
Kazbegi Dağı Ana Kampı:
Kazbegi Dağı – Dağın Sivri Ucunun Eteklerinde Tırmanışçıların Konakladığı Ana Kamp Yer Alıyor
İki buçuk saat yürüdükten sonra artık ayağımız kara ve buza basmaya başlamıştı. Ama bu noktaya kadar hiç durmamıştık ve ayaklarımın dengesini kaybetmeye başlamıştı. Hızlı bir atağa çıkıp Simeone’nin önüne geçtim ve gördüğüm ilk yere oturup emrivaki yaparak, mola verelim, dedim. Çünkü ona kalsa hiç durmayacaktı. Zaten ben oturmuş elmamı yerken o hala ayakta duruyordu. Moladan sonra 20 dakika daha yürüyünce sağ tarafının oldukça dik ve taşlı olduğu bir patika yola geldik. O yolu görünce benim için yolculuğun bittiğini anında idrak ettim. Tamamen buz olmuş o patika yoldan gitmeme imkan yoktu. Başarabilecek olsam bile o riski almazdım. Yine de denedim ama gidemeyeceğimi anlayınca Simeone’ye bensiz devam etmesini söyledim. O gidince biraz daha üst taraftan tekrar gitmeyi denedim ama başarılı olamadım. Yer tamamen buzdu ve ayağım kaydığında aşağı gidene kadar durma şansım yoktu. Çünkü zemin yumuşak değil ve tutunma şansım yok. Bu şartlar altında yürüyüşü bitirmem gerekiyordu. Durup yemek yedim, biraz da fotoğraf çekeyim derken arkadan Alex’in geldiğini gördüm.
Onunla selamlaştık ve o da patikadan yürüyüp devam etti. Manzara doyduğumda geri dönüşe başladım ve 2,5 saat kadar bir sürede tekrar kasabaya indim. İndiğimde inanılmaz bitkin durumdaydım. Hostele giderek uzandım ve diğerlerinin gelmesini bekledim. O esnada Hong Kong’lu Albee de geldi ve akşam birlikte yemek planı yaptık. Simeone gelmeden yemişti, biz de 3 kişi Shorena’s Bar’a giderek enfes bir tavuk yemeği sipariş edip yedik. Ardından hostele dönüp yeni gelen Koreli ve Brezilyalı dostlarımızla tanışıp bu defa da onlarla aynı masanın etrafında toplanıp birbirimize hikayeler anlattık.
Faydalı Bilgiler:
Ulaşımı Tiflis’ten 10 Lari karşılığında minibüslerle sağlayabilirsiniz. Fakat ben otostopla geldiğim için tam olarak nereden kalkıyor bilmiyorum.
Stepantsminda’da her ihtiyacınızı bulabileceğiniz fiyatı gayet uygun bir market var.
Ekmek veya pide benzeri uygun fiyatlı ürünler bulabileceğiniz küçük bir fırını var. (1,5-2 Lariye Lobiyani / İçinde fasulye olan bir pide yiyebilirsiniz.)
Restaurant konusunda birçok alternatif olsa da iki defa gidip, ikisinde de memnun kaldığım, meydandaki heykelin solunda kalan Shorena’s Bar’ı tavsiye ederim. Büyük porsiyonlu yemelerini 3-5 kişi paylaşabilir. Fiyat 30 Lari.
Hostel seçenekleri çok olmasa da var, ekseri olarak 15 Lari civarında. Ben The White House’da kaldım.
Mestia denince akla gelen şey elbetteki 25 metre uzunluğundaki kule evler. Belki de bu evler olmasa, biz gezenler için orayı cazip kılacak fazla şey olmayacaktı. Öncelikle Mestia hakkında bazı nesnel bilgiler verip bölgeyi tanıdıktan sonra neler yapılır onlara bakalım.
Mestia aslında Svaneti olarak bilinen tarihi bölgenin merkezi konumunda. Bölgedeki herhangi bir Svan köyüne gitmek için en makul durak burası. Deniz seviyesinden 1500 metre yüksekte olan köyün, diğer yerleşim birimlerine nazaran daha soğuk olduğunu belirtmem lazım. Giderken bunu göz önünde bulundurup kıyafet seçimini ona göre yapmak yerinde olacaktır.
Sıradan Bir Mestia Sokağı ve Kule Evler
Mestia Kule Evleri ve Tarihi
Gürcistan’ın daha çok kuzeybatısında yerleşim gösteren Svan’lar, küçük bir etnik gruptur. Yaptıkları bu evlerin amacı, tarihsel döngüde daimi olarak gördüğümüz üzere korunmak içindir. Savaşlardan, düşmanlardan ve kısmi olarak da hastalıklardan korunmak amacıyla, her yanının eni 5 metre olan kare tabanlı ve 20 – 25 metrelik bu evleri inşa etmişler.
25 Metrelik Kule Evler
İlk kulelerin tarihi 800’lü yıllara dayanırken, en yenilerinin tarihi 1800’lü yıllar. Günümüzde bu kulelerin en çok örneğini Mestia ve Ushguli köylerinde bulmak mümkün.
Buraya gelme planım, daha önce kaldığım hosteldeki İtalyan Simeone, oraya giden küçük uçaklar var, dediğinde belli olmuştu bile. O bana bu bilgiyi verdikten 20 dakika kadar sonra biletimi rezerve etmiştim. Bu ilginç ve güzel deneyim için Vanilla Sky yazıma bakabilirsiniz. Biz Albee’yle beraber buraya geldiğimizde saat 20:30 civarındaydı. İnternete bağlanarak 15 Lari fiyatı olan bir hostelden yer ayırtıp yerleştik. Hostel oldukça güzeldi ama en güzel yanı akşam yemeğiydi. Aşağı yukarı 6 farklı yiyecekten oluşan akşam yemeği için 10 Lari vermiştik. Bu kadar yemeği başka yerde bu fiyata yeme imkanı yok. O yüzden sizlere de Manoni’s Guesthouse’u tavsiye edebilirim.
Yöresel Yemek Kubdari:
Sabah uyandık ve daha önce yolda tanıştığımız insanlardan aldığımız önerilere istinaden Kubdari yemeye gittik. Ana cadde üzerinde bulunan Sunseti isimli restaurantta 6 Lari karşılığında birer kubdari yedik. Bir tanesi bir kişi için yeterli.
Gürcistan’da Dinamit Patlatmak:
Yemekten sonra internette gördüğümüz Chalaadi Buzuluna yürümeye karar verdik. Buzula giden patika yolun başlangıcına kadar otostopla gitmeye karar verdik ve o doğrultuda yürümeye başladık.
İlk çektiğimiz otostoptaki adamla tanışırken, İstanbulluyum deyince çantamdaki bayrağı elime alarak sallamaya başladım. Aklımda da malum olan as bayrakları şarkısı çalışıyordu. Patika yolun başlangıcının olduğu noktada inşaat çalışması var ve orada büyük oranda Türkler çalışıyor. Abi de onlardan birisiydi. Gideceğimiz noktaya geldiğimizde arabadan inip yürümeye başladık, fakat başka bir Türk, dinamit patlatacağız siz biraz bekleyin, dedi.
Dinamiti Patlatmadan Birkaç Saniye Öncesi 🙂
Onlar hazırlıkları yaparken içime kurt düşmüştü. Adama gidip, abi dinamiti ben patlatsam olur mu, diye sordum. Biraz düşününce olur dedi. Tüm hazırlıkları yaptılar, önlemleri aldılar, ambulans geldi derken patlat dediler bana. Elimdeki aletin kolunu önce biraz tur çevirip sonra düğmeye bastım, yaklaşık 7-8 saniyeden sonra büyük bir sesle dinamit patladı.
Chalaadi Buzulu:
Bu değişik tecrübeden sonra patika yola girip dere yatağı boyunca yoldaki turuncu-beyaz işaretleri izleyerek buzula ulaştık. Etraf karlıydı ama buzul tam olarak oluşmamıştı. Orada biraz dinlendik, doğanın tadını çıkarttık ve geri döndük.
İkinci günün sabahı olduğunda planımız Ushguli köyüne gitmekti. Japon bir arkadaş daha önceki akşam köye gelerek bize dahil olmuştu. Sabah kalktığımızda çok şiddetli yağmur olduğu için 2 saat kadar azalmasını bekleyip daha sonra Ushguli ayrımına gittik. Bulunduğumuz yerden köy 45 km ama yol oldukça bozuk ve hava şartları dolayısıyla giden araç yok. Yoğun yağmur ve zaman zaman da karla karışık yağmur altında 1,5 saat otostop çektik ama giden birilerini bulamadık. Biz de Mestia’yı gezmeye karar verdik. İnternetten bulduğumuz bir kule kafeye giderek hem bir şeyler yiyip hem de kulenin içini görmeyi hedefledik. Ama yarım saatlik yürüyüşten sonra varınca gördük ki mekan kapalı.
Mestia sokaklarında dolaşarak tekrar aşağı doğru indik. Gördüğümüz kulelerin birisinin çatısında bir adam vardı. Daha sonra onu yolda görünce sordum ve 2 lari karşılığında kulenin tepesine çıkıldığını öğrendim. Yol üzerinde başka bir kafede ısınıp doyduktan sonra tekrar aynı noktaya gidip otostop çektik ama nafileydi. Tüm günü gitmeye çalışarak harcayıp gidemedik.
Sonraki gün de aynı şekilde sabah kalkıp 1 saat 45 dakika otostop çektik ama yine gidemedik. Gitmeyi çok istiyorduk, taksiye sorduk 200 lari fiyat verdiler. Öyle olunca da Ushguli sevdasından vazgeçtik. Başka bir bahara bıraktık ve Kutaisi yolunu tuttuk.
Otostop Çekmeyi ve Twerk Yapmayı Öğrettiğim, Hatta Bağımlı Hale Gelen Asyalı Dostlarım 🙂
Ayrıca benim yapmadığım ama yapma şansınızın olduğu diğer etkinlikleri de aşağıda sıralayayım. Sizler ilgilendiklerinizi gerçekleştirirsiniz.
Mestia Gezilecek Yerler:
En büyük önerim Ushguli’ye yürümek. Normalde çok meşhur bir yürüyüş rotası. Genelde gezginler 3 günlük bir plan dahilinde yürüyorlar. Biz hava şartları çok kötü olduğu için tercih etmedik.
Ushba dağına yürüyüş gerçekleştirebilirsiniz. Ben gitmediğim için tam olarak fikir beyan edemeyeceğim. Fakat tanıştığım bir İngiliz gerçekleştirdiğini söylemişti ve doğa anlamında oldukça beğendiğini ifade etti.
Koruldi gölüne yürüyebilirsiniz. Mestia’dan 2 saatlik bir yürüyüşle göle ulaşabiliyorsunuz. Biz gitmeyi planlamıştık ama çok uzun süreler yolda otostop çekip soğuğa maruz kalınca, sağlığımız açısından gitmekten vazgeçtik.
Faydalı Bilgiler:
Hostel veya otel konusunda hiç kaygınız olmasın, fazla fazla var. Fiyatlar 10 lariden başlıyor.
Yemek yiyebileceğiniz yine onlarca kafe var. Biz 3 farklı yerde yemek yedik, her birinde lezzetler farklı farklıydı. Ama hiçbir yerde, bu yenmez, diyecek bir şeyle karşılaşmadık.
Tiflis ve Kutaisi’den otobüslerle ulaşım mümkün. Otobüsün kalktığını tam lokasyonu bilmiyorum fakat fiyatı Tiflis’ten 40-45 lari aralığında.
Para bozdurabileceğiniz bir banka var ama kuru biraz kötüydü. Gitmeden değişim yapmakta fayda var.
Sabah uyanarak uzun zaman sonra güzel bir kahvaltı yaptım. Öğretmen evinden ayrılarak hemen karşıdaki fırından Nemrut dağında yemek üzere ekmek almaya gittim. Çantamda da domates ve armut vardı, bu kadarı bir gece için yeterliydi de zaten. Fırına girince lahmacun da yaptıklarını gördüm, bir ekmek ve bir lahmacun sardırdım. Sonra da hemen olduğum yerde otostopa başladım. Çok geçmeden bir araç durdu ve ilk ziyaret noktama ulaştım.
Nemrut Dağı Gezi Planı:
Öncelikle Nemrut Dağı Milli Parkı içerisindeki alanda gitmeniz gereken yerleri sırasıyla özetleyip sonra yazıma geri döneceğim. Nemrut dağına giden iki yol var, birisi Karadut üzerinden diğeri de Sincik yolu üzerinden. Gitmeniz gereken doğrultu Sincik, çünkü diğer yoldan ziyaret noktalarını görmeden doğrudan dağa çıkarsınız, çıkış daha kısadır. Diğer yerleri görmek istemezseniz Karadut üzerinden gidebilirsiniz. Sincik sapağından girdikten kısa süre sonra sizi ilk olarak Karakuş Tümülüsü karşılayacak, ilerleyince sırasıyla Cendere Köprüsü, Kahta kalesi, Arsemia ve Nemrut dağı. Bu noktaların hepsini aşağıda detaylıca anlatacağım, yazı bittiğinde ben tekrar gezmiş kadar olacağım siz de görmüş kadar. 🙂
Yukarıda sıralamayı yazmış olsam da benim ilk ziyaret noktam Cendere Köprüsü’ydü. Çünkü Karakuş Tümülüsü zaten ana yola çok yakındı ve orayı gezimin sonunda kolayca ziyaret edebilirdim, Cendere Köprüsüne kadar giden araç bulmuşken değerlendirmek istedim.
Cendere Köprüsü:
Cendere Köprüsü
Cendere köprüsü M.S. 200’lü yıllarda Roma imparatorluğu tarafından hiç harç ya da yapıştırıcı madde kullanılmadan yapılmış. 120 metre uzunluk ve 7 metre genişliğe sahip bu köprü Kahta ve Sincik ilçelerini birbirine bağlıyor. Eğer tura sabah başlamışsanız ya da açsanız Karakuş’tan ayrıldıktan sonra buraya gelip dere kenarında, köprünün altında durarak piknik yapabilirsiniz. Alan oldukça müsait ve sürekli bir piknik aktivitesi mevcut. Uzaktan görünümü ve arkasında kalan vadi son derece ilgi çekici duruyor. Burada vakit geçirmesi keyifli, gelince hiç acele etmedim. Burada tanıdığım, geziye gelmiş üniversiteli arkadaşlarla da sohbet ederek güzel vakit geçirdim ve Arsemia’ya gitmek üzere yola çıktım.
Duran araç, minibüs olarak da kullanılabilen fakat arkası boş olan ticari bir araçtı ve buraya bildiğimiz dozer kepçesi koymuşlardı. Kepçenin üzerine oturarak Arsemia’ya doğru yola çıktım. Arsemia’ya gelmeden hemen önce Yeni Kale var fakat benim ziyaretim esnasında tadilatta olduğu için ziyaretçiye kapalı, siz gittiğinizde bir kontrol edin. Bindiğim araç Arsemia’nın hemen önünde indirdi. Aşağıdan gelirken çok güzel duruyordu, yakından görmek için heyecanlanıyordum. Ama yukarıdan aşağı gelen, Cendere köprüsünde tanıştığım arkadaşlar boşa geldik, bir şey yok diye söylenince biraz endişelendim.
Arsemia:
Yukarı doğru yürüyerek eski zamanlarda ambar olarak kullanılan, yoldan gelirken koca bir mağara gibi gözüken yapıya göz gezdirdim. Yapılacak hiçbir şey yok zaten, şöyle bir bakıp “Hııı” dedikten sonra yola devam etmeniz lazım. Patika yoldan biraz daha yukarı çıkınca bu defa güzel bir mağara çıktı karşıma.
Mağaranın üst duvarına uzun uzun yazılmış yazılar vardı ve bir de kabartma. Kabartmada I.Antiochus ve Herkül el sıkışırken gözüküyor. Fazlaca egoist olan ve kendini üsten gören I. Antiochus kendini kat kat pelerinlerle resmettirirken herkülü çıplak betimletmiş, aynı zamanda da el sıkışırken kendi elini üste koydurarak “Ben senden üstünüm.” mesajı vermiş. Neyse ona diyecek bir şey yok, mağara benim ilgimi celbediyor, ona doğru yöneliyorum. Çantalarla inme girişimim 5. metrede engele takılıyor, çanta duvarlara sürttüğü için inmek mümkün değil. Büyük çantamı olduğum yerde bırakıp elektronik çantamla ilerliyorum. Bu sefer de 30. metrede zemini tutmayan spor ayakkabıma güvenemiyorum, ileride ne olduğunu da bilmiyorum. Yukarı çıkıp hazırlanarak geri gelmeye karar veriyorum.
158 Metrelik Mağara:
Yukarı çıkıp önce botlarımı giydim, kafa lambamı da takarak çantalarımı mağara girişinde bırakıp içeri doğru yürümeye başladım, ilk metreler epey aydınlık, ilerledikçe kararmaya başlıyor. Belli bir noktadan sonra yukarı bakıyorum karanlık aşağı bakıyorum zifiri karanlık, nereye gittiğimi bilmiyorum ama sonuna kadar gideceğime söz verdim. İniş pek zorlu değil, tutunacak çok yer var, iki el de boşsa tutunarak kolayca aşağı kadar gidilebilir. Ama mağaranın duvarlarında böcekler olduğunu belirtmem gerekiyor. 70 metreye geldiğimde artık çömelmem gerekiyor, toprak yığılmış ve ayakta yürümek mümkün değil. Zaten 75. metreye geldiğimde de gidişin tamamen sona erdiğini görüyorum. Toplam uzunluğu 158 metre olan bu tünelin ancak bu kadarına gidilebiliyor. Sonuna vardıktan sonra da ellerim ve üstüm leş gibi bir şekilde yukarıya çıktım.
Patikadan devam edince az daha yukarıda yalnızca kalıntıları gözüken bir yapı daha varmış onu da görmek için yukarı yürümeye devam ediyorum. İnsanların çıkarken soluk soluğa kaldığı yolda beni çantayla çıkarken görenlerin kendi içinde fısıldadığını duyuyorum, kendi aralarında benim adıma üzüntülerini dile getiriyorlar.
Yukarıda taştan hariç bir şey yok ama harika bir manzara var, 360 derecelik büyüleyici bir manzara. Hem manzaranın tadını çıkartıp hem de dinlendim ve tekrar aşağı inerek el kaldırmaya başladım. Artık gidilecek tek yer Nemrut ve zaman planı yapmamış olsam da çok güzel bir saat, güneşin batışını izlemek için en ideal vakitte gideceğim.
Arsemia üzerinden Adıyaman’a muhteşem bakış
Nemrut Dağı’na Çıkış
İki araç değişikliğinden sonra Nemrut Dağı girişine geldim. Burada yolu kapatmışlar ve ister turla isterseniz kendi aracınızla gidin bundan sonra devam edemiyorsunuz. Zorunlu olarak shuttle araçlarına binmeniz ve gidiş-dönüş için toplam 5 tl vermeniz gerekiyor 🙂
Ancak bu kadarla bitmiyor. Shuttle ile birkaç dakikalık yolculuk sonrası inerek en zorlu etaba başlıyorsunuz, tepeye kadar 500 metrelik bir yürüyüş. Bu yürüyüşü tamamen yaya yolundan yapıyorsunuz, terlikle bile gidebilirsiniz fakat ben tavsiye etmiyorum ve üşüyeceğinizi garanti ediyorum. İsterseniz Haziran ayında gidin. Tepeye çıkmak için iki yol var; doğu ve batı. Doğu’dan kesinlikle gitmeyin, her ikisini de iniş ve çıkışta denedim batı daha rahat. Zaten yukarı çıktıktan sonra dağın her yerini dolaşabiliyorsunuz nereden çıktığınızın önemi yok, boşuna kendinizi yormayın.
Dağın tepe noktasına ulaşarak bir banka oturdum ve üzerime önce polar sonra mont giydim, altımdaki şortun üzerine de pantolon giyerek ısımı muhafaza etmeye çalıştım. Burası kel ve yüksek bir tepe olduğu için ciddi bir esinti var. Rüzgarın bazen içinizden geçtiğini düşünüyorsunuz, hiç hafife almadan yolculuğa başlarken yanınıza alabildiğiniz kadar kalın giysiler alın.
Nemrut Dağı Gün Batımı
Nemrut Dağı Kamp:
Güneş battıktan sonra insanlar shuttle araçlarına binerek inişe başladılar ben de çadırımı kurmaya. Orada görevlilerin kaldığı bir kulübe bulunuyor, birer hafta aralıkla Bekir ve Bilal abi orada kalıyorlar. Onların kulübesinin yanına çadırımı kurdum, çok ihtiyacım olan sıcak bir çayı da Bekir abi ikram edince hayır demeyip içerek çadırımın içine geçtim. Çadırın tüm kazıklarını çaktım, ancak kazıkları çakmak zor oldu çünkü sürekli taşa denk geldim. Burada rüzgar hiç durmuyor ve bazen çok şiddetli esiyor. Çadır içi düzenimi sağladıktan sonra alarmımı saat 4,30’a kurarak tulumun içinde uyumaya başladım. Buraya gelmekteki amaçlarımdan birisi de soğuk koşullarda çadırı ve tulumu denemekti. Her ikisi de gece boyunca beni rahat ettirdi. 3,50 civarı çadırın tentesinden güçlü rüzgar sebebiyle çok ses gelince uyandım ve tekrar uyuyamadım. Çadırda takılarak aheste aheste toparlandım. Çantamı kulübenin yanında bırakıp yukarı çıktım ve güneşin doğuşunu izlemek için pozisyonumu aldım.
Nemrut Gezisi Sırasında Kıyafetlere Dikkat:
Of ne çok esiyordu, nasıl üşütüyordu o rüzgar. Artık doğsa, izlesem de gitsem diye iç geçiriyordum adeta ama güneş belirmeye başlayınca her şey değişti 🙂
Nemrut Dağı Gün Doğumu
Çok güzel gözüküyordu doğarken, zaten birkaç dakika içinde de hızlıca doğdu ve top halini aldı. İşin ilginç yanı top halini alınca insanlar alkışlamaya başladı. Sanırım onlar da üşümüştü ve kutluyordu. Güneş doğunca heykelleri incelemeye koyuldum. Doğu kısmı ışık aldığı için heykeller oldukça güzel gözüküyordu.
Nemrut Dağı İkonik Tarihi Heykelleri (Doğu Terası)
Curcuna içerisinde heykelleri inceleyip birkaç görüntü kaydettikten sonra batı yönünde ilerleyip oradaki heykelleri de inceledim ve aşağı iniş yolunu tuttum. Çantamı aldım, shuttle ile aşağı inip araçların olduğu noktaya gelince otostop çekmeye başladım. İşimin zor olacağını biliyordum, oldu da.
Güneş doğuşu izlemeye gelmiş bir aile beni alarak Karadut yolu yönünde kendi kaldıkları pansiyonun önüne kadar götürdüler. Biraz dinlenip checkout saatinde de çıkacaklardı. Ben de bıraktıkları yerde durup beklemeye başladım ama ne gelen var ne giden. Sabahın erken saati, çok da normal. Artık sırtımı çantaya yasladım ve yere oturdum. Kırk dakika geçince üşümüş ve uykusuz kalmış bünyeme güneş çok tatlı geldi, asfaltta kafamı çantaya, şapkamı yüzüme koyarak yarım saat kadar uyudum. Toplamda 1 saat 40 dakika olmuştu ve geçen 5-6 araç almamıştı. Bekleyişimin 2 saat 40. dakikasında beni oraya getiren abi yola çıktı, artık checkout saatleri gelmişti beraber arabaya doluştuk ana yola kadar yine onlar götürdü. Ben yine Sincik sapağında indim. Bir araçla Karakuş Tümülüsünü de ziyaret ettim.
Karakuş Tümülüsü:
Komagene Kraliçelerinin Mezar Tümülüsü
Burası 4 Komagene kraliçesinin mezarı, kraliyet mezarlığı olduğundan haliyle biraz gösterişli. Çevresinde toplam 5 sütun olan mezarlıkta, sütunların üzerinde kartal, aslan gibi önemli mesajlar içeren semboller var. Ancak günümüzde 4 sütun kalmış ve birisinin üzerindeki heykel de yok. Tümülüsün etrafında turumu tamamlayacakken uzaktan davul zurna sesi gelmeye başladı, yaklaşınca gördüm ki gelin damat ve düğün ekibi gelmiş halay çekiyorlar. Hiç anlam veremedim, acaba oranın mezar olduğunu bilmiyorlar mıydı? Yarım saat kadar halaylar çekip sonra da oradan ayrıldılar. Ben de çay molası vermiştim, bitince tekrar Cendere Köprüsüne gidip arkasındaki vadide kalan mağara tipi bir yapının altına çadır kurarak Adıyamandaki son gecemi burada geçirdim.
Adıyaman’ın beni gerçekten çok şaşırttığını ve doğasının çok güzel olduğunu, bindiğim araçta Adıyaman’a girdiğim andan itibaren etrafı ağzım açık izlediğimi söylemem lazım. O dağlar ovalar, Atatürk barajnın uzantıları… Her şey muhteşem. Gerek Nemrut’un tepesinde gerekse giderken yol üzerinde karşılaştığım manzaralar benim çok hoşuma gitti. Kıvrıla kıvrıla giden yollar ve akan dereler. Her şeyini ayrı sevdim, giden herkesin de büyük oranda seveceğine eminim. Eğer gitmekle gitmemek arasında bir ayrımda kalmışsanız mutlaka gitmenizi tavsiye ederim.
Gündüz olduğunda artık Mardin’e gitmek amacıyla yola çıkacaktım. Mardin’de ve hatta yolda beni nelerin beklediğini bile bilmiyorum, öğrenmek için sabırsızlanıyorum.
Adıyaman gezimle ilgili benim şahsi olarak çok hoşuma giden bir vlog hazırladığımı da dipnot olarak düşeyim. Kasım ayının başında yayınlayacağım videolardan birisi de Nemrut olacak.
Adıyaman – Nemrut gezi videomu da aşağıdan izleyebilirsiniz:
Son yıllarda oldukça popüler hale gelen Doğu Ekspresine bilet aldınız ve güzel bir deneyim yaşayarak Kars’a geldiniz. Ama muhtemelen ne yapacağınızı ya da nereye gideceğinizi bilmiyorsunuz. Korkmayın, ben de geldim ve ne yapacağımı bilmiyorum. Birlikte nerelere gidilir, neler yapılır şöyle bir bakalım.
Kars’ta Nerelere Gidilir?
Sabah olduğunda Muharrem Hoca okula gitmek zorunda olduğu için onunla birlikte evden çıktım. Beni merkeze bıraktıktan sonra okula gitti ve ben de Sovyet esintileriyle bezeli Kars sokaklarında dolaşmaya başladım.
Abul Hasan Harakani Cami ve Türbesi
Sokaklardan geçerek ilerledikten sonra Kars gezimde ilk durağım Ebul Hasan Harakani Cami ve Türbesi oldu.
12 Havariler Kilisesi
İçerisinde türbe bulunan cami Karstaki ve dışarıdan gelen insanların önemli bir ziyaret noktası. Bu caminin hemen ilerisinde gözüken, mimarisiyle kilise olduğu belli olan sivri tepeli yapı dikkat çekiyor. Cami ziyaretimden sonra eski adı 12 Havariler Kilisesi olan bu yapıya giderek ziyaret ettim ve tarih boyunca defalarca kilise ve cami olarak değişimler yaşadığını, hatta bir ara müze dahi olduğunu öğrendim.
Fakat son olarak 90’lı yıllarda camiye dönüştürülmüş ve o günden beri de Kümbet Cami olarak hizmet vermeye devam ediyor.
Tarihi Kars Kalesi:
Ben camileri gezinirken yukarıdan heybetiyle beni izleyen Kars Kalesi kulağıma fısıldıyor ve yanına çağırıyordu. Sırtımdaki çantamı bir yere bırakmamış olduğum için taa en üste kadar onu da taşımak zorunda kaldım. Kalenin üzerinden tüm Kars’ı görmek mümkün.
Burada soluklanıp şehri izledikten sonra aşağıya inerek tarihi taş köprüyü ve mimarisinden hamam olduğu belli olan Mazlumoğlu Hamamını gözlemledim.
Namık Kemal’in Kars’taki Evi:
Buradan geçince size sarı renkli bir ev selam veriyor. O ev sıradan bir ev değil. Namık Kemal’in Kars’ta kaldığı zamanlarda kullandığı ev, şimdilerde ise Aşık Evi olarak hizmet veriyor ve aşık atışmaları yapılıyor.
Bu bölgedeki birkaç ilginç yapıyı ve Topçuoğlu Hamamını da inceledikten sonra Fethiye Cami’ne doğru yürümeye başladım.
Kaldırımın birisinden yürürken yerde uzanan iki köpek çantamı garipseyip havlayarak üzerime atlayınca inanılmaz bir refleksle koşmaya başladım. Sabahtan beri taşıdığım ve beni yoran çanta, köpekler kovalayınca bir anda hafifledi. 🙂 Neyseki kovalamayı sürdürmediler de ben de yürümeye devam ettim.
Fethiye Cami:
Fethiye Cami Kars’ın en güzel mimariye sahip yapılarından birisi, dışı gerçekten çok güzel. Buraya da baktığınızda eskiden kilise olduğunu rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. Cami olduktan sonra üzerindeki haçlar sökülmüş ve içi de tamamen elden geçirilmiş. İçerisiyle dışarısı iki farklı mekan gibi. Fotoğraflarına baktığınızda siz de hak vereceksiniz.
Kiliseden çıkınca önceki akşam gezmediğim sokaklarda yürüyerek ve ilgi çekici binaları da fotoğraflayarak Kars Müzesine kadar ulaştım.
Girişi ücretsiz olan müzede çok fazla ilgi çekici eser olmadığını ifade etmeliyim. Ama yine de görmeye kesinlikle değer. Müzeden çıktıktan sonra sırtımı oraya vererek birkaç kilometre boyunca ilerledim ve Ani Harabeleri yol ayrımına ulaştım. Sonraki hedefim bu akşam Ani’ye varıp çadır kurmak ve sabah da orayı gezmek. Yolun kenarına geçip otostop çekmeye başladıktan birkaç dakika sonra beni oraya götürecek araç da durdu ve yolculuğuma başladım. Sizin otostopla gezmediğinizi de göz önünde bulundurarak merkezdeki otogardan 8-10 lira gibi bir tutar karşılığında, belirli saatlerde Ani’ye araç olduğunu belirteyim.
Akşam olmak üzereyken Ani’ye vardım ve ören yeri girişinin hemen orda çadırımı kurarak erkenden uyudum. Sabah çadırı toplama ve kahvaltı merasiminden sonra içeriye müze kart özellikli kartımı göstererek girdim. Ama bu sefer çantamı dışarıda duvarların hemen dibinde bıraktım.
Ani Harabeleri
Burayı hiç araştırmamış, videosunu izlememiş ve bütün olarak fotoğraflarını görmemiş olduğum için bana çok ilgi çekici geldi. İçerideki birkaç restorasyon çalışması olan yapı dışında her yeri görmek mümkün. Ben gittiğimde bir de Asya’lı tur grubu geldi. Onlar sola doğru gidince ben de sağa doğru gidip tam tersi rotada ferah bir gezi gerçekleştirdim. Yüzyıllarca süren bir zaman içerisinde farklı millet ve dinler arasında el değiştiren bu tarihi şehirde her gelen millet kendine özgü eklemeler ve değişikler yapmış. Böyle olunca da burası tarihi ve kültürel açıdan fazlaca zengin bir nokta halini almış.
Heyecan ve keyif verici Ani gezimden sonra yola düşerek köyün çıkışına dek yürüdüm. Burada otostop çekecekken yoldan traktörüyle geçen bir amca selam verdi ve daha sonra durup indi. Ayak üstü biraz laflayınca evine çay içmeye davet etti. Bu benim için hiçbir zaman geri çevirilmeyecek ve beni çok mutlu eden bir davetti.
Amcanın evine gittik, birlikte çay demledik ve amcanın askerliğinden sağlık sorunlarına, çocuklarından gençliğinde yaptıklarına varana dek geniş bir sohbete daldık. Sohbet ettiğimiz esnada kulağıma duşta birisi varmış gibi bir ses gelmeye başladı. Amcaya, allah allah yağmur mu yağıyor, diye sordum. Dışarı bakınca inanılmaz şiddetli bir yağmur yağdığını gördük. Eğer amcayla karşılaşmamış olsam ve beni davet etmese o yağmurda sırılsıklam olmam kaçınılmazdı. Çaylarımız bitene kadar yağmur da dindi ve birlikte yola kadar çıkıp arabalara el etmeye başladık. Ben arabaya binene kadar bana eşlik eden amcamın ellerinden öperek vedalaştım ve sonraki maceram için yolculuğuma başladım.
Yukarıda yazdıklarım dışında Kars’ın iki önemli ziyaret noktası Sarıkamış ve Çıldır Gölü. Ama her ikisi de tam mevsim geçisinde olduğu için görmek için pek uygun yerler değildi. Elbetteki yine de görmek güzel olabilirdi ama farklı planlarım olduğu için bu noktaları es geçtim. Özellikle kışın gidilmesi tavsiye edilen noktalardan Çıldır Gölünde kışın donmuş göl üzerinde yürüyebilir, Sarıkamışta kristal kar yağışını izleyebilirsiniz. Ayrıca bazı tanıtım yazılarında Kars merkezde görülmesi gereken bazı baltık mimarisine sahip binaları görmek yönünde tavsiyeler de bulabilirsiniz. İyi birer gezgin olur ve sokakları hakkını vererek gezerseniz ismini gördüklerinizi ve görmediğiniz daha birçok binayla karşılaşabilirsiniz. 🙂
Yol anıları yazımda anlattığım gibi önceki akşam Vardiza’ya varmış ve misafir evinde konaklamıştım. Sabah kahvaltımı yapıp çantamı orada bırakarak yapıya doğru yürümeye başladım. Son derece huzurlu ve güzel olan doğa, yüzüme vuran güneş ışıklarıyla beraber çok keyifliydi. Kura nehrinin yanından ilerleyerek yapının girişine geldim. Ödeme noktasında bilgilendirici broşürler var mı diye kontrol ettim fakat yoktu. Yalnızca büyük bir tabelada kabaca bilgi verilmişti. 7 Lari olan giriş ücretini ödeyerek içeri yürümeye başladım.
Vardzia’ya uzaktan bakış
Mağaralar Şehri Vardzia:
Vardzia 12. yüzyılın sonlarında büyük bir kayanın oyulmasıyla inşa edilmiş. Yapı ilk zamanlarında 13 kata ve 6000 kadar da odaya sahipmiş. Fakat zaman içerisinde başta doğal etkenler sonra da savaşlar sebebiyle bir kısmı yıkılarak kullanılamaz hale gelmiş. İçerisinde farklı amaçlara hizmet eden yüzlerce oda, tüneller, ibadet bölümleri, mutfak, mahsenler, fırın, demir atölyesi, ilaç odası gibi alanlar bulunuyor.
Şuan içerisi tamamen boş olan bu odalara baktığınızda, hangisinin ne amaçla kullanıldığını anlamanız mümkün değil. Eğer girişte sesli rehber alırsanız önemli noktalar hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz. 16. yüzyılda Osmanlı bölgeyi ele geçirene kadar aktif yaşam devam etmiş. Osmanlının hakimiyetiyle beraber Vardzia tamamen terk edilmiş.
Şehre Genel Bakış:
Yapının girişinde karşınıza çıkan ilk oda ahır, buradan biraz ileriye yürüdükten sonra oda yapıları başlıyor. Karşınıza çıkan çan kulesini de geçtikten sonra yapının ana gövdesini görüyorsunuz. Buradan manzaraya bakmak son derece güzel.
Çan kulesinden gözüken manzara
Kuleyi geçince herhangi bir rota izlemeksizin odalara rastgele girip çıkmaya başladım. Boş odalarda biraz gezindikten sonra karşıma bir merdiven çıktı. Gördüğüm kamera oranın önemli bir yer olduğunu düşündürdü. Merdivenleri çıktığımda haklı olduğumu gördüm. İçerisinde hala aktif olarak ibadet edilen bir manastıra çıkıyordu merdivenler. Benim geldiğim esnada da ibadet ediyorlardı, o yüzden içeri girmek istemeyip manastırın arkasına yöneldim. Buraya geldiğimde karşıma iki yol çıktı. Önce birisinin sonuna kadar ilerleyip içme suyu havuzuna denk geldim. 4 km öteden tedarik edilen sudan bir bardak da ben içtim. Oldukça soğuk ve lezzetliydi. Su havuzundan geriye doğru yürüyerek tünelleri keşfetmeye başladım.
Burası nereye gidiyor ki acaba, diyerek girdiğim tüneller başka yerlere bağlanıyor, her defasında beni şaşırtıyordu. Tam, yol bitti galiba, derken yeni bir geçiş görmek keşfetme duygumu inanılmaz besliyordu. Tünellerin birisinden girip diğerinden çıkarak tekrar gün yüzüne ulaştım. Ama çıktığım nokta manastırın ilerisinde bir yerdi. O yüzden geri dönerek manastırın içini ve civardaki tüm odaları gezdim. Zannediyorum yapının içerisinde 2 saat kadar zaman harcadım.
Yapının üzerinden gözüken Kura Nehri
Gitme vaktim geldiğinde yine tünellerin içerisinden geçerek yola kadar indim ve bu enfes yerdeki gezimi, damağımda leziz bir tatla tamamladım.
Bölgeden ayrılmadan önce bir de Yukarı (Upper) Vardzia dedikleri yeri görmek istedim. Epey yürüyerek ulaştıktan sonra kilise dışında bir şey olmadığını gördüm. Kilise de güzeldi ama aşağı Vardzia’dan sonra beklentim epey yükselmişti. Gitme şansınız varsa oraya da gidebilirsiniz. Ama aceleniz varsa ya da gitme şansınız yoksa atlamanızda bir sakınca yok bence.
Faydalı bilgiler:
Alanda yemek yiyebilececeğiniz kafeler, atıştırmalık ve içecek bir şeyler alabileceğiniz büfeler var.
Konaklamak isterseniz lüksten ucuza doğru farklı konaklama seçenekleri mevcut.
Çadır konaklaması için son derece uygun bir alan.
Ulaşım konusuna pek hakim değilim ama Borjomi’deyken kaldığım hostelin duvarında, Vardzia’ya günde bir kez gidiş ve geliş minibüsü olduğuna dair bilgilendirme afişi görmüştüm. Akhaltsikhe’dan da minibüsle ulaşım mümkünmüş. Zannediyorum birkaç bölgeden daha ulaşım var. Kaldığınız hostel / otele sorarak bilgi edinebilirsiniz. Borjomi – Vardzia minibüs fiyatı 5 – 8 Lari civarındaydı.
Dilerseniz Vardzia’da Çektiğim YouTube Videomu da İzleyebilirsiniz
Kazbegi gezimi tamamlayınca nereye gideceğimi bilmeden öylece kalmıştım. Hosteldeki diğer gezginlere nereye gideyim, neler yapayım diye soruyordum. Biraz düşündükten sonra Okatse Kanyonu’nda karar kıldım. Gitmeden evvel araştırırken kanyonun geçici bir süreyle kapalı olduğunu görünce, planım mecburen iptal oldu. Hosteldeki Hong Kong’lu Albee’yle ne yapacağımızı konuşurken bir şekilde birlikte Borjomi’ye gitmeye karar verdik. Sonraki gün sabah beraber toparlandık ve yola düştük. O normalde toplu ulaşım araçlarıyla seyahat ediyordu. Ama yeni tecrübeler edinmek için benimle birlikte otostop çekmek istedi. Otostop çekmeyi sevip, biraz özgüven kazandıktan sonra devam eden aylarda biz ayrıldıktan sonra bile otostoplarına devam etti. Hatta ben bu satırları yazarken de Türkiye’de otostop çekmeye devam ediyor.
Bana da bir kadınla otostop çekmek faydalı olmuştu. Yalnız başımayken 40 dakikalık bekleyişler normal bir olaydı. Ama şimdi bir kadın bir erkek ideal otostop düzeninde çok kısa sürelerde araç durdurabiliyorduk. Elbette bunda Albee’nin Asyalı olmasının da katkısı yadsınamazdı. Gerek bizim topraklarımızda gerekse komşu ülkelerde, görmeye alışkın olmadığımız Asyalılar hep sempatik geliyor. Gören şoförlerin çoğu aracı uygunsa duruyordu.
Kazbegi dağının tepesinden ana yola kadar Rus bir çiftle stres dolu bir yolculuk yaptık. Aracı kullanan kadının stresi, gerginliği, sollamalardaki heyecanı ve gaz-fren kombinasyonları beni de gerginliğe sürükledi. Neyseki tırların yoğun olarak işlediği yoldan sıkıntı yaşamadan geçtik. Albee’yle anlaştığımız üzere tırlara otostop çekmeyecektik ama bir tır kendiliğinden durdu. Tıra doğru hareketlenirken plakaya bir baktım Türkiye. 🙂 Kapıya gidince direkt Türkçe konuştum, abi şaşırıp “Aa Türk müsün?” dedi. Çok güzel düşünceleri olan ve derinliğe sahip bir adamdı. Hoş sohbet eşliğinde 90-100 km boyunca sakin ve konforlu bir yolculuk yaptık. Ayrıldığımız noktada birkaç dakika boyunca gelip bizi alacak göbekli, tatlı Gürcü amcayı bekledik. Hiç anlaşamasak da çok eğlendik. İnerken de bize ikişer elma ikram edince daha da mutlu etti. İndiğimiz yerde pazara denk gelince hastalıklarla savaşmak için çeşitli meyveler aldım ve gitmeden evvel son kez olduğuna inandığımız parmaklarımızı kaldırdık. Toplamda 260 km’lik yolu 2,5-3 saat gibi bir sürede gitmiştik. Bu benim için oldukça iyi bir süreydi, üstelik arada pazara da gitmiştik. Tek başımayken kesinlikle gidebileceğim bir süre değildi.
DCIM\100GOPRO\GOPR1471.JPG
Yol boyunca izleyeceğimiz rota kısmını ben üstlenmiştim. Hiç konuşmamamıza rağmen Albee de kendiliğinden kalacak yer ve gidilecek yer araştırma işini devralmıştı. Kalacağımız yeri o seçip bizi götürdü. Yolculuk ederken antipati yeteneğiniz ister istemez gelişiyor ve bazı konularda ne yapılması gerekiyorsa onu yapıyorsunuz. O yolculukta ve hatta devam eden yolculuklarda yaşadığımız görev dağılımı bu ‘Yol Antipatisinin’ bir yansımasıydı. Kalmaya karar verdiğimiz yerin adı River Side Hosteldi ve fiyat kişi başı 15 Lariydi.
Hostelde bizden başka kimsenin olmadığı odamıza yerleştikten sonra mutfakta yemeklerimizi pişirip yedik. Ardından da yataklarımıza geçerek uyuduk.
Başlamaya karar verdiğim gezimin yurtdışı kısmını ülkeler bazında taslak olarak da olsa hazırlamıştım. Fakat, doğrudan yurtdışına çıkmak yerine hem hareket halinde olmaya alışmak hem de yeni ekipmanlarımı tanımak adına yurtdışında olmaktan nispeten kolay olacağına inandığım, Türkiye etabıyla başlamak istedim. Daha önce gitmemiş olduğum yerleri ziyaret ederek iki amacıma da hizmet etmek niyetindeyim. Gezilerinize başladığınız ilk zamanlarda ayaklarınız su topluyor, bedeninizin farklı bölgeleri kaçınılmaz olarak ağrıyor ve belki bazı eksik ya da fazlalıkları fark ediyorsunuz. Bunlarla ilgili gereken değişiklikleri yapmak hiç kuşkusuz Türkiye sınırları içerisinde daha kolay olacaktı.
Özet Geç: Durumumuz yoktu okuyamadık diyecekler için ismen gidilecek – gidilmesi tavsiye edilen yerleri listeliyorum. Durumu olanlar bu kısmı atlayıp alt paragraftan okumaya devam edebilirler. St. Pierre Kilisesi, Habibi Neccar Cami, Hatay Arkeoloji Müzesi, Atatürk Parkı, Uzun Çarşı, Samandağ – Çevlik Sahili, Titus Tüneli, Beşikli Mağarası, Dor Mabedi, Vakıflı Köyü, Musa Ağacı (Hıdırköy), Batıayaz Köyü, Harbiye.
Gezime başlama tarihi olarak karar verdiğim 27.09.2018 tarihinden bir gün önce internete girerek İST-Tüm Türkiye olarak bilet araştırdım, karşıma çıkan en ucuz ve gitmek istediğim bölgeler arasında yer alan lokasyon Antakya’ydı. Antakya diyorum çünkü aşağıda da okuyabileceğiniz üzere Antakya dışında bir yerde bulunmadım, bu sebeple Antakya seyahati demek daha doğru olacaktır. Her ne kadar gezilerimin büyük çoğunluğunu otostopla gerçekleştirecek olsam da tamamen psikolojik sebeplerden ötürü ilk olarak uçak, otobüs ya da tren gibi ulaşım araçlarıyla bir yere gidip, oradan otostopla devam etme kararı aldım. Biletimi aldım ve sonraki gün kendimi, bu kadar keyifli olacağına ihtimal vermediğim şehirde buldum.
Uçaktan öğle saatlerinde indim ve alandan çıkıp ana yola doğru yürümeye başladım. Hiçbir planım yoktu fakat ilk olarak merkezi bir yere gidip oradan bir rota çıkartmaya karar verdim. Henüz alandan çıkmış yürürken yolda bir pamuk parçası gördüm, eğilip aldım ve kafamı sağıma doğru çevirdiğimde çok keyif aldığım bir manzarayla karşılaştım. Hayatımda ilk defa pamuk tarlası görüyordum. Tarlaya inip biraz inceledikten sonra sevinçle, işte öğrenmeye başladım bile, dedim. Kısa bir süre daha yürüdükten sonra içinde Sıdıka Teyze ve 3 oğlunun olduğu araç durdu. O aracın içinde Hatay’ı ve insanlarını tanımaya başlamıştım bile. Bana, beni çok mutlu eden bir ilgiyle yaklaştılar ve Antakya merkeze kadar götürdüler. Orada inerek önce aç bedenimi besledim ve bir gün önce internetten baktığım Fi Hostel’e yürüyerek ulaştım.
Fi Hostel, Antakya’da karşılaşabileceğiniz en güzel şeylerden birisi olabilir. Hostelin işletmecisi ve sahibi Serkoç abi yıllardır seyahat eden, oldukça aydın ve hayata karşı farklı bir yaklaşımı olan güzel bir insan. Enstrümanıyla birlikte seyahat eden Serkoç abi, telefon, saat gibi araçlar kullanmıyor. Kendisiyle iletişim kurabileceğiniz bir mail adresi dışında hiçbir teknolojik iletişim aracından faydalanmıyor. Fi Hostel hem binasıyla hem iç dizaynıyla hem de içindeki insanlarla tam bir gezgin dostu. Antakya’ya uğrayan herkesin, konaklamayacak olsa dahi, sohbet etmek için gitmesini tavsiye ederim. Serkoç abiyle gidebileceğim yerler hakkında konuştuktan sonra artık gezime başladım.
Hostel’den 16:00’ya yakın bir saatte ayrıldım. Bugünkü planım yürüyerek yakın civardaki yerleri görmek ve şehir hakkında bilgi sahibi olmaktı. Önce, dizaynıyla ve içerisindeki heykeller-eserlerle güzel bir izlenim uyandıran, nehrin hemen yanı başında uzanan Atatürk Parkı’na gittim.
Burada marketten aldığınız ya da paket yaptırdığınız yiyecekleri, atmosferin tadını çıkartarak keyifle tüketebilirsiniz. Akabinde yine yürüyerek Hatay’ın devlet olduğu yıllarda meclis olarak kullanılan, şimdilerde kültür merkezi ve künefeci olarak faaliyet gösteren kültür merkezine gittim. Buranın hemen yakınındaki, 1600’lerden kalan Ulu Cami’yi de ziyaret ederek inceledim. Biraz vakit geçirdikten sonra herkesin bilmesi gerektiğini düşündüğüm, gelene kadar benim de bilmediğim bir camiyi ziyaret ettim, Habibi Neccar Cami.
Anadolu’nun ilk camisi hangisidir desem sanırım pek çok insan bilmeyecektir. Fakat yazının da gidişinden anlayabileceğiniz gibi burası Anadolu’nun ilk camisi. Habibi Neccar, Hz. İsa’nın havarileri insanları dine davet etmek üzere bu topraklara geldiğinde, hasta olan oğlunu iyileştirmeleri mucizesiyle hak dini kabul etmiş. Fakat, tarihin ilerleyişinde çokça gördüğümüz şekilde, putperest inanca sahip halk içerisinde fitne çıkmış ve halk Hz. İsa’nın havarilerine karşı ayaklanmış. Bunu duyan Habibi Neccar bugün adını taşıyan dağdan koşarak gelmiş ve insanlara engel olmaya çalışmış. Fakat engel olamamış ve çıkan ayaklanmada, Yuanna, Pavlus ve Habibi Neccar şehit edilmiş. Aynı zamanda Habibi Neccar’dan Yasin Suresi’nde bahsedildiği söyleniyor. “- Ey hemşehrilerim! Bu elçilere uyun!” (Yasin/20) ve “- Uyun, sizden hiçbir ücret istemeyip hidayet üzere hayat sürenlere!” (Yasin/21) diye seslenen kişinin Habibi Neccar olduğu kabul ediliyor ve devam eden ayetlerde olaylar anlatılıyor. Bugün bu üç insanın kabri de Habibi Neccar Cami’nde bulunuyor. Hem Anadolunun ilk camisi olması hem de iki havarinin kabrine ev sahipliği yapması sebebiyle burası önemli ve farkına varılması gereken bir yer. Cami ziyaretimden sonra dünyanın ilk ışıklandırılan (ilginç bir bilgi daha vermiş olayım, bu soruyu Kim Milyoner Olmak İster’de sormuşlar) caddesinden (Kurtuluş Caddesi) yürüyüp bir de çay molası vererek kaldığım hostele döndüm.
İkinci gün saat öğlene yaklaşırken hostelden çıktım, ilk durağım St. Pierre Kilisesi’ydi. Yürüyerek oraya vardım ve müze kartımı (müze kart özellikli kredi kartı) göstererek kiliseye girdim. Müze kartsız ücret zannediyorum öğrenci 15tl tam 20tl.
Anadolunun ilk camisi Antakya’da demiştik. Peki ilk Hristiyan kilisesi nerededir? Evet, öğrenmeye ve şaşırmaya devam ediyoruz, Antakya’da!
St. Pierre Kilisesi
Bu kilise, kendilerine Hristiyan diyen ilk topluluğun ortaya çıktığı ve onların oluşturduğu bir mağara kilise. Aynı zamanda bu kilise Papa tarafından hac yeri olarak ilan edilmiştir ve Hristiyanlar burada hac ibadeti yerine getirmektedir. Atmosferi ve manzarası çok güzel bu kilise mutlaka ziyaret edilmesi ve tarihi açıdan bilgi edinilmesi gereken bir yer.
St. Pierre Kilisesi’nden ayrılınca yürüyerek Hatay Arkeoloji Müzesi’ne ulaştım. Yine aynı şekilde müze kart ile giriş sağladım. Müzenin bu kadar büyük olduğunu dışarıdan fark etmemiştim. Müzenin sınıflandırma sistemi ve yapısı benim hoşuma gitti. Çeşitli yelpazede eserleri ziyaretçilere sunuyor, gündelik kullanıma ilişkin insan objeleri, heykeller, dini öğeler, mozaikler, lahit mezarlar ve diğerleri…
Müzede en çok ilgimi çeken iki şey, ayrı bir odaya konulmuş olan, 4 tarafı ve kapağında farklı ve muhteşem işçiliğe sahip mermer lahit mezar ve buradan ulaşabileceğiniz mozaik oldu. Müzenin mozaik kısmını Zeugma ile kıyaslayacak olursam, Zeugma’yı daha çok beğendiğimi söyleyebilirim. Fakat burada devasa boyutlarda mozikler gördüm ve müze hala taşındığı için tüm mozaiklerin yerleştirilmemiş olduğunu söylediler; tüm taşıma işlemleri bittikten sonra zenginlik anlamında Zeugma’yı geçeceği söyleniyor. Umarım bir de o zaman gezerim.
Yalnızca 2 yer görmüş olsam da epey vakit harcadım ve yoruldum. Daha önce tavsiye edilen Pöç Kasabı’na tepsi kebabı yemek için uğradım ve bir de ayran içerek 25tl’lik bir hesap ödedim. Yemek son derece güzel ve lezzetliydi, denemek isterseniz şahsi olarak rahatlıkla tavsiye edebilirim. Hostele döndüğümde saat 16:00’yı geçiyordu. Sabahtan toplayıp bıraktığım çantamı alarak önce minibüsle Samandağ merkeze, oradan da yine minibüsle Çevlik’e ulaştım. Türkiye’nin en uzun sahil şeridi olan 14km’lik bu sahilde çadırımı kurdum, benimle beraber çadır kurmuş olan birkaç kişiyle sohbet ettikten sonra çadırda konforlu bir uykuya daldım.
Sabah, güneş artık uyan dedi ve buharlaşmamak için çadırdan çıktım. Sert esen rüzgarla ve her yere doluşan kumla mücadele ederek, güçlükle çadırımı toparladım. Yakındaki bir fırından biberli açma ve simit aldım, yiyerek yürümeye başlayıp Titus Tüneli ve Beşikli Mağarasının olduğu yere geldim. Yine ve yeniden müze kartımı göstererek buraya da girdim. Arkadaşlar, müze kartı alın. Müze kartı iyidir, güzeldir. Yürürken, gördüğüm ilk çay satan teyzede durup çay içtim, çünkü sahilde simitin yanına çay bulamamıştım… Çaydan sonra Titus Tüneli’nde yürüdüm, Titus Tünelinden sonra geriye yürüyüp Beşikli Mağarası sapağından bu sefer o yöne gittim. Beşikli Mağarası esasen bir mezarlık ama bildiğimiz gibi değil. Güzel ve görkemli bir mimarisi var. Her ne kadar esasen mezarlık olsa da insanın ilgisini çekiyor.
93 kadar mezara sahip bu yapıda vakit geçirirken orada çay ve doğal ürünler satan Cumali Abi ve Ayşe Abla’yla tanıştım. Çok tatlı bu iki insan beni kahvaltılarına davet ettiler, aç olmadığım için bir şey yemedim ama çaylarına eşlik ettim. Hazır yerel insanları bulmuşken, sohbete de bu kadar isteklilerken neredeyse bir buçuk saat onlarla beraber oturdum. Siz de giderseniz mutlaka onlarla sohbet etmeye ve bir şeyler almaya çalışıp bir de selamımı söylerseniz ne mutlu olurum. 🙂 Pek çok farklı konudan konuştuk ve sohbetin sonunda bana bir sonraki durağım olan Dor Mabedine gitmem için köy yolunu gösterdiler, buralarda sıkıntıya düşersen de bizi ara diyerek telefon numaralarını verdiler. Gösterdikleri yoldan 1km kadar yürüdükten sonra asfalt yola çıktım. Buradan sonra yürümek manasızdı, durup otostop çektim, gelen ilk arabadaki henüz piyade olmuş Yasir beni, yolunun üzerindeki Dor Mabedi’ne kadar götürdü.
Bu ne manzara ama… Dor Mabedinin manzarası sahiden çok güzel, hava biraz bulutluydu, tamamen açık olsa çok daha güzel bir görüş mesafesi sunacaktı ama yine de çok güzeldi. Burada oturup bu yazının bir kısmını yazdıktan sonra Vakıflı’ya gitmek üzere yola çıktım ama yol önce Musa Ağacı’na götürdü. Musa Ağacı oldukça görkemli, Çapı 7 metre çevresi de 21 metre kadar. (2πr) Musa Ağacı rivayete göre Hz. Musa’nın yere sapladığı asasının filizlenmesiyle büyüyüp bugüne gelmiştir ve 1000 yılı aşkın bir tarihi vardır. Ağacın çekmiş olduğum videosuna buradan gidebilirsiniz. Biraz daha soluklanıp hikayesini öğrendikten sonra bir bardak da çay içtim ve planlarım arasında yer alan Batıayaz Köyü yönünde yürümeye başlayıp, Türkiye’nin tek Ermeni Köyü olan Vakıflı’yı sonraki güne bıraktım. Yarım saatlik bir bekleyişin ardından eşiyle gezmeye çıkan Ecevit abi beni alarak Batıayaz köyündeki kilisenin yanına kadar götürdü, inmeden evvel o da numarasını verip, başın sıkışırsa beni ara, dedi. Kiliseyi ilk gördüğüm an geldiğime değdiğini düşündüm.
Ermeni kilisesi olan bu yapının inşaaatı daha önce iki defa girişimde bulunulmasına rağmen hiçbir zaman tamamlanamamış. En ilgi çekici yanıysa tamamlanmamış ya da düşmüş olan kubbesinden gözüken gökyüzü. Bir diğer özelliği de düğün fotoğraf çekimlerine sıkça ev sahipliği yapması. 🙂 Çadırımı bu gece için burada kurdum ve artık dinlenmeyi hak ettiğimi düşünerek taşın üstüne oturdum. Ama şiddetli esmeye başlayan rüzgar dışarıda oturmama müsaade etmeyince çadırın içine geçip orada zaman harcadım ve gece olduktan sonra da uykuya daldım.
Sabah olduğunda bir sürprizle uyandım. Eline orağını almış meraklı bir teyze çadırın önüne eğilip üst katmanı kaldırmış ve ‘Kaldır bakayım kafanı.’ diye seslenince uyanıp teyzeye baktım. Ne yaptığımı sordu, civarda dolaştığımı, akşam gelip çadır kurduğumu söyleyince, tamam yavrum sabah oldu uyan, dedi ve gitti. Ben de güzel bir sabaha uyanmış oldum ve çantamı toparlayıp köyden çıkana kadar yürüdüm. Geldiğimden beri geçireceğim en sıcak gün olduğunun henüz farkında değildim, hatta akşam biraz serin olmuştu diye üzerimde de uzun kollu vardı, gerçeği öğlen saati tüm kıyafetim terden ıslandığında anlayacaktım. Bindiğim iki farklı araçtan sonra yine Hıdırköy’e (Musa Ağacının olduğu köy) geldim, bahçeli bir yerde oturup yöre insanın yaptığı biberliyi ve patatesli gözlemeyi yiyip, iki de çay içerek toplam 8tl ödeme yapıp Hıdırköy çıkışına kadar yürüdüm. Burada bindiğim, biri hemşire diğeri öğretmen olan iki kardeşin bulunduğu araçla da Türkiyenin tek Ermeni Köyü olan Vakıflı’ya ulaştım. Vakıflı 130 nüfuslu bir köy ve kendi ürettikleri ürünleri köy meydanında satıp şehir dışında okuyan 16 köy öğrencisine burs veriyorlar. Köyde bulunan kilisede iki haftada bir sabah 9 civarında başlayan fakat dışarıdan gelen insanlara kapalı olan ayin yapılıyor. Kilisedeki görevlinin ilettiğine göre bir de İskenderun’da cemaatleri varmış ve birer hafta sırayla her iki köyde ayinler oluyormuş. Çünkü bir papaz varmış ve iki cemaatle de o ilgileniyormuş. Vakıflı da bana göre varlığı bilinmesi ve her zaman yaşatılması gereken bir başka yer. Farklılıkların bizi ne denli zenginleştirdiğinin göstergelerinden bir tanesi. Meydanda oturup kendilerine has ve çay bardağında gelen, biraz da sert ama güzel olan kahvelerini içerken hemşire olan Uğur abi bir yandan da bana yanıma almamı önerdiği ilaçları yazdırıyordu. Bu sayede ilaç işine fazla kafa yormadan güzel bir kaynaktan bilgi de edinmiş oldum. Daha sonra onlarla beraber hareket ettim ve Antakya merkeze geri döndük. Ben bir diğer durağım olan, ilk geldiğimde birkaç kişinin oraya da uğrarsın dediği Harbiye’ye gittim onlar da kendi yoluna.
Harbiye, şelale diye de geçiyor. Bir yerlerden epeyce sular akıyor, şelaleler var, bu akan sular derelere dönüşüyor ve bir sürü kafe-restaurantın bu derelerde masaları var. Gidip gezeyim, göreyim diyeceğiniz bir yer değil. Gidip oturmanız ve ayaklarınızı suya sokup bir şeyler yiyip içmeniz gerekiyor. İşin doğrusu benim ilgimi çeken bir yer değildi ve çok da vakit harcamadım. Belki hediyelik bir şeyler ya da takılar alabilirdim, eğer eve dönecek olsaydım. Belki sizler gittiğinizde almak istersiniz, çeşitliliğin bol olduğu ve epeyce güzel ürünler bulabileceğiniz bir yer. Şelale tarafından yola çıkınca otostop çekmeye başladım, henüz iki dakika olmuştu ki arka dükkanda kuaförlük yapan bir abi çıkarak, yöre halkı alışkın değil durmazlar, dedi. Ben bir şekilde duracaklarına inansam da beni düşünerek bana yaklaştığını düşündüğüm için onun sözlerine kıymet vermeyi tercih ettim, mavi minibüse bin zaten 1tl, dedi. Ben de olur dedim, minibüs gelene kadar beraber bekledik, birkaç lafın belini kırdık, minibüs gelince de o güzel kalpli insana veda edip ayrıldım.
Tekrar hostele gelip yerleştim, 2 gecelik kamptan sonra iyi bir duş aldım ve kirlenmiş kıyafetlerimi yıkadıktan sonra bir şeyler yiyip uyudum. 2 saat sonraya kalkıp bu yazıyı yazmak için alarm kurmuştum ama alarmın çalmasına yakın vakitlerde kulağıma tatlı tatlı gelen santur sesine uyandım. Kendime gelince odadan çıktım ve kendimi yine bir müzik ziyafetinin içinde buldum. Bu seferki belli bir amaca hizmet eden ve çekim yapılan bir müzikti. Bittikten sonra esas müzik ziyafeti başladı fakat ben o ziyafeti üst katta bilgisayar başında dinledim. Farklı sesler ve farklı enstrümanlar eşliğinde yazımı tamamlayarak paylaşmaya hazır hale geldim.
İlk durağımdaki yaşadıklarım bu şekildeydi. Planımda bir değişiklik olmazsa yarın Mardin’e doğru hareket edeceğim. Yol biraz uzun olduğu için arada bir yerlerde konaklama ihtimalim oldukça yüksek. Varmayı planladığım noktaya ulaşana kadar daha çok yolum var. Seyahat şeklimi ve anlayışımı farklı bir noktaya getirmek niyetindeyim, çünkü asıl istediğim bu. Bir süreç olduğu meselesinin farkındayım ve bu yüzden yaşamın akışında hareket ediyorum. Kendimle ve seçeceğim yollarla ilgili yenilikleri keşfedip kendimi bu doğrultuda hazırlıyorum. Yeni yazılarda, fotoğraf ve videolarda görüşebilmek ümidiyle.
Hilvan’da geçirdiğim gecenin ardından daha önce birkaç kere girişimde bulunup, kendimi başka yerlerde bulduğum Nemrut’a varmak amacıyla bir kez daha yolculuğa başladım. Kırk dakika kadar sonra ilk duran araç tırdı, bu seyahatimdeki ilk tır yolculuğumu da Hilvan’da yapmış oldum. Gezebileceğim yerler hakkında tavsiyeler aldığım yolculuğum Siverek’te sona erdi. Buradan sonra artık yukarı doğru ilerlemem gerekiyordu. Yol kenarında otostop çekerken Şehmuz beni görür görmez durdu. Tanıştıktan sonra nereye gittiğimi sordu, ben anlatıp ona sorduğumda ise “Bizim bahçemiz var oradan domates alacağım.” dedi. Duymak istediğim şeyler de bu ve benzeri şeylerdi. Sorularımı ardı ardına sormaya başladım. Yolculuğumuzun sonuna gelince gireceği sapağın kenarına beni indirmek amacıyla aracını çekti, “Ben de gelip yaşantınızı görsem olur mu, sonra yürüyerek dönerim ben.” diye sorunca olur dedi ve ilerlemeye devam ettik. Araçtan inince önce annesini sonra babasını saygıyla selamladı, ellerini öptü. Bu benim için bir hoş sahneydi, bizim yitirdiğimiz saygıyı, sanki aylardır ailesini görmemişçesine sürdürüyorlardı. Daha sonra beni tanıttı ve etrafı kısaca anlattıktan sonra bahçeye doğru yürüdük. Varınca hemen bir domates kopartıp ikram etti, mis kokulu o güzel domatesten afiyetle yemeye başladım.
Tarlanın diğer ucunda ilaçlama yapan amca oğullarıyla da tanıştıktan sonra çadırlarının olduğu alana geri döndük. Tüm aile üyeleriyle kalabalıkça bir çember oluşturup çay ve doğal yiyecekler eşliğinde sohbete başladık. Onlar bana neden ve nasıl gezdiğimi sordu ben de onlara yaşantılarına dair sorular sordum. Çaylarımızı içerken onlarla çalışmayı teklif ettim, para istemediğimi yemeğin yeterli olduğunu söyledim. Elbette bu ciddi bir teklif değildi, hepimiz gülüyorduk ama çalışmak ve görmek istediğim gerçekti. Çay içtikten sonra Şehmuz merkeze dönecek, kalanlar da bahçeye gideceklerdi. Geliyor musun yoksa gidecek misin dediler, geliyorum, dedim ve onlarla bahçeye gittim. İlaçlama yaptıkları için beni kendilerine yaklaştırmayıp Abdulhalim abinin yanına gönderdiler. Abdülhalim abinin 3 kızı beni hayrete düşüren bir azimle domates topluyordu, orada onlarla beraber 1-2 kasa kadar domates toplayıp, dolan kasaları bahçenin içinden alarak yol kenarına istifledim.
1 saat kadar çalıştığımda sahiden yorucu olduğunu fark ettim. Kızlar gerçekten çok iyi çalışıyorlardı. Daha sonra çadırların olduğu alana döndük ve Abdulhalim abinin çadırının orada oturduk, önce haşlanmış mısır ikram etti, sonra da süt ve tandır ekmeği. “Gidince bizi artık gülerek hatırlarsın.” dedi. Aksine size hep güzellikle hatırlayacağım, arkadaşlarıma anlattığımda onlar da gelmek isteyecek, belki ziyaretçiniz bile artar, dedim.
Tam ayağa kalkmış çevreyi incelerken uzaktan Ali abi seslenip çağırdı, onun yanına gittiğimde o da kendi çadırının orada oturttu. Aç olup olmadığımı sordu, tok olduğumu söyleyince çay ikram etti. Bir süre de onunla oturup sohbet ettik. İçlerinden birisi, “İşte yaşadığımız rezil hayat bu.” minvalinde bir söylemde bulununca ona çıkışıp, İstanbul’da ya da diğer büyük şehirlerde ne kadar zor ve anlamsız hayatlar yaşadığımızdan bahsettim. En basitinden yedikleri şeyleri bile kendilerinin yaptıklarını, ne şartlarda üretildiklerini, nasıl hormonlarla büyütüldüklerini bilmediğimiz onlarca şeyi yiyip içtiğimizi, bir ay sonunda paramızın büyük kısmını nasıl kira ve fatura olarak ödediğimizi anlattım. Ben büyük şehir yaşantısını eleştirince bana hak verdi ve bir kez daha haline şükretti.
Domates sezonuna göre buradaki çadırlarda yaşamını sürdüren beş aile, sezon dışında köydeki ya da merkezdeki evlerine dönüyor. Tarım dışında hayvancılıkla da uğraşıyorlar ve markete yalnızca çay, şeker, bazen de zeytin yağı almak için gidiyorlar. İlk geldiğimde kurdukları sofrada dışardan gelen tek şeyin zeytin olduğunu belirtmişlerdi. Son derece doğal ve güzel bir yaşamları vardı. Aslında bunun farkındaydılar… Bir vakit sonra İbrahim’le başbaşa kaldığımızda hayatlarına dair çok yerinde değerlendirmelerde bulundu. Ardından ilişkisi olduğunu ve ilişki yaşama şeklinin bizimkilerden ne kadar farklı olduğunu anlattı. Evet, pek çok şey bu coğrafyada zordu ama mutlu olmayı mümkün kılacak fazlaca şey de vardı. Kendileri için çalışıyor, emek ettikleri her şeyin sonunda somut bir çıktı alıyorlardı. Her sene 2 defa ektikleri domates filizlerinin nasıl büyüyüp tonlarca domates verdiğine şahit oluyorlardı ve bunu keyifle, yüzlerinde tebessümle anlatıyorlardı. Daha güzel olsun diye periyodik olarak farklı farklı gübrelerle besliyor, gerektiğinde ilaçlıyorlardı. Koyunların doğum zamanını takip edip, bu sene biraz geciktiğinden bahsediyorlardı.
En ideal yaşam sanırım buydu. İnsan topraktan, bitkiden ve hayvandan koptuğunda değişmeye başlıyor. Her canlının bir doğası olduğu gibi insanın da bir doğası var ve biz bunu mecburiyetler neticesinde değiştiriyoruz. Elbette şehirlerde de insana ihtiyacımız var. Her meslek erbabını bünyemizde barındırmamız gerekiyor fakat insan doğasından uzaklaştıkça zararlı varlıklara dönüşüyoruz. Yetiştiğim çevre koşullarına ben de uyum sağladım ve her ne kadar köyü, doğayı, tarla ve bahçeyi sevsem de uzun vadede yaşayamayacağımı biliyorum. Çünkü biz değiştik.
Onlarca farklı konuda konuştuğumuz, derinlikli meseleleri rahatça irdelediğimiz ve tarlada çalıştığımız toplam 6 saatten sonra artık oradan ayrılmaya karar verdim. Bu insanları tanıdıktan sonra niyetim en azından bir günü burada geçirmekti fakat akşam Ali abi Siverek merkeze, Abdulhalim abi de köye gidecekti. O yüzden orada kalmam benim için anlam ifade etmeyecek, kalacağım herhangi bir yer gibi olacaktı. Saat 16:00’ya gelirken ana yola çıkıp otostop çekmeye başladım. Daha bir dakika dolmadan Türkiye Petrollerinde çalışan Mehmet abi durarak beni aldı, yol boyunca çevrede sondaj yapılan yerleri gösterdikten sonra beni kalmayı plandığım yere kadar götürdü. Bu akşam hem şehir merkezinde olmam, hem de kendimi ve çamaşırlarımı yıkamak istemem sebebiyle otelde kalmaya karar verdim. Kahta Öğretmen Evi’ne giderek geceyi orada geçirdim. Sabah olduğunda beni epey zamandır heyecanlandıran Nemrut’a doğru yola çıkacaktım.
Parkta geçirdiğim Arsuz gecesinin sabahına, çadırın etrafında birkaç tur atan köpek sesi haricinde hiçbir ses duymadan uyandım. Gayet serikanlı hareketlerle önce çadırımın içerisini toplayıp, daha sonra da akşam alıp çantama attığım ekmek ve salamdan kahvaltılık hazırladım. Ekmeğimi kuru kuru yemeye başlamışken yan taraftaki yerden çay içmek için parkın duvarını atlayıp çayla beraber kahvaltımı yaptım ve dönüp çadırımı tamamen topladım. İlçe çıkışına doğru yürüyüp günün ilk otostobunu çektim. Bindiğim araçtaki İngilizce öğretmeni Seda abla ve babasıyla işlettikleri dil okuluna kadar gittik. Orada bir saat kadar oturup kahvelerimizi içerken, eski İskenderun’u ve insanlarını büyük bir ilgi ve hayretle dinleyerek çok değerli bilgiler edindim. Oradan kalktıktan sonra beni bıraktıkları yerde, yanıma aldığım çantalarımla birlikte uzunca bir süre kaldırımda oturup ne yapmak istediğime karar vermeye çalıştım. Saat öğleni devirdiğinde ani bir kararla harekete geçtim. Artık Adıyaman’a gidecektim. Bunu yapıyor olmaktan, ani bir karar alabilme lüksünden ve bu özgürlükten son derece mutluydum.
Duran ilk araçla otoban girişine kadar gidip, bağlantı yollarını geçene dek otobanda yürüdüm, gölge bir yerde durup beklemeye başladım. Yarım saati aşan bir bekleyişten sonra asker olan Furkan ve kardeşi Gürkan beni alarak 60 km kadar götürdüler. Onlardan ayrılınca indiğim yerden 3 km ilerideki sapağa yürümem gerekiyordu. Çünkü giden araçların çoğu ayrımdan benim gitmeyeceğim yöne doğru gidiyordu. Zorlu ve terli bir yürüyüşle ayrıma ulaşıp durdum. Bir sonraki aracımda emniyetten emekli Mehmet abiyle birlikte yolculuğa başladık. O Urfa’ya gidiyordu, haritadan baktım ve yolumuzun ayrılacağı noktada inecektim. Fakat bana “Seni Birecik’e götüreyim mi?” diye sordu. Tekrar haritaya baktım, Fırat’ın yanında mı, dedim. Onaylayınca da “Haydi götür.” dedim ve yolculuğum artık yeni bir boyut kazandı.
Gün batımı sonrası Fırat Nehri
Birecik Köprüsü üzerindeyken güneşin gözden kaybolmuş olduğunu ve ardındaki turuncu bulutlar dışında bir şey bırakmadığını görüyordum, fazla vaktim yoktu. Araçtan vedalaşıp indikten sonra hem yemek yemek hem de esnaftan bölge hakkında bilgi almak için caddede yürümeye başladım. Arkamdan birisi omzuna dokunup kibar bir ses tonuyla “Siz” dedi. Arkamı döndüğümde tüm ışığıyla gülen bir yüz, isminiz neydi, diye sordu. Hüseyin, diye cevapladım “Pardon birisine benzettim.” diyince teşekkür edip yoluma devam ettim. Zannediyorum internetten takip ettiği popüler gezginlerden birisine benzetmişti.
Bir dönercide oturup, bu topraklarda her şey mi lezzetli olur, düşüncesiyle dönerimi yedim. Kalkarken de çadır kurmamın uygun olup olmayacağını, olursa da nerede kurabileceğimi sordum. Dönercideki iki kişiden birisi kurma derken diğeri, kur bir şey olmaz, diyordu. Sanırım ben işime geleni dinleyecektim. Duş almaya da ihtiyacım olduğu için araçtan inip dönerciye ilerlerken öğretmen evini arayıp 85tl (normal oda kalmamış, suit oda fiyatı) gibi bir fiyat almıştım. Fırat’ın kenarına inip önce bir bankta insanları gözlemlemeye başladım, geçen insanların vücut dilleri, bakışları ve tavırları kararıma yardımcı olacaktı. Yeterli gözlemden sonra kalkıp yürümeye başladım, nehir kenarında yeşillik alan vardı ama bu alan enine dardı ve hem yoldan geçenler tarafından hem de yürüyenler tarafından sürekli görünecek, bu bölgede çadır kurulmasına pek alışkın olmayan insanlarda merak uyandıracaktım. Orada çadır kurma hissini içsel olarak kabul edemedim. Yürürken kendine ait yeri olan ve içi pek gözükmeyen bir restauranta gidip, kapanış sonrası bahçede çadır kurup kuramayacağımı sordum. Oranın çalışanı olan ilgili, patronun hoşuna gitmeyecek bir durum olduğunu söyleyince teşekkür edip ayrılarak, bir diğer olabilir dediğim yere yürüdüm.
Burası bir çay bahçesiydi ve kapalı alanının çitlerle çevrili üst katı oldukça müsait gözüküyordu. İçeri girip selam verdim, kendimi ve durumumu anlatıp, çatıda çadır kurmamın mümkün olup olmadığını sordum. Daha sonra biraz daha yakından tanıma fırsatı bulacağım Bülent abi, gözlerini biraz kısıp, dışarı yansıyan enerjisinden rahatlıkla hissettiğim “Bu değişik ne anlatmaya çalışıyor?” duygusuyla bir süre düşündükten sonra normal yüz ifadesine geri dönüp, “Olur.” dedi. Teşekkür edip bir de çay alarak bahçe kısmında oturdum. Biraz vakit geçtikten sonra içeride tek başına oturan Bülent abinin yanına gidip sorular sormaya başladım. Kendimi ona borçlu ve ifade etmek zorunda hissediyordum. Birbirimizi tanıma sorularından sonra bölge hakkında sohbet etmeye başladık. Bana çevreyi, insanları, düşünme ve yaşama biçimlerini ilgiyle anlatıyordu. Bu sahici ilgiyi gözlerinde görebiliyordum, gözlerinin farklı ve insana güven veren bir ışıltısı vardı. O anlatırken o anın atmosferine ve bölgenin ruhuna fazlasıyla uyan, ilerleyen konuşmalarda “Çok seviyorum.” dediği Ahmet Kaya çalıyordu. Masada çaylarımız vardı ve bir yandan da sigara sarıp sonra içmek için stokluyordu. Benim için öyle bir andı ki hiç bulunmadığım ve bana fazlaca otantik gelen bu yerlerde sanki eski zaman hikayelerinde ya da filmlerindeymiş gibi hissediyordum. Ahmet Kaya kulağımı okşuyordu adeta. Keyifli ve hararetli diyalog dimağlarımızı biraz yorunca sessizleşip ara ara ortaya konular atıp onları konuşmaya başladık. Bugün için yolda olma amacımla örtüşen bir vaziyette bulunmaktan son derece memnuniyet duyuyordum.
İlerleyen vakitlerde Bülent abinin misafirleri geldi ve bir takım aile meseleleri konuşmaya başladılar. Ben de telefonda vakit geçiriyordum fakat çok uykum gelmişti. Belki misafirleri gider diye bekliyordum. Çünkü her ne kadar artık arkadaş olmuş olsak da orası bir işletme, Bülent abi de işletmeciydi. Çayını içmiştim ve ücretini ödemem gerekiyordu, sonraki gün geri dönüp dönmeyeceğimi bilmiyordum. İyice ağırlaşan gözlerim artık göremeyecek raddeye gelince gidip uyuyayım dedim, yarın da bir şekilde buraya uğrayacaktım.
Çatıya çıkarak çadırımı kurdum, bu bölgeye geldiğimden beri ilk defa üzerimde hırka vardı ve doğrusu tek başına yetersizdi. Gündüzleri kavuran sıcaklar geceleri donduran soğuklara dönüşüyordu. Coğrafya dersinde gördüğümüz karasal iklim etkilerini fiili olarak da deneyimliyordum artık. Çadırımı kurunca uyku tulumumu da kılıfından çıkartarak bir battaniye gibi üzerime aldım ve uykuya daldım.
Takip eden günü ve yaşadıklarımı, Birecik gezi yazısı olarak bir sonraki yazımda anlatacak ve bölge hakkında bilgiler vermeye çalışacağım. Bu hem bir günlük hem de tanıtım rehberi niteliği taşıyacak.