Bakü Gezi Rehberi

Bakü’ye gittiğinizde şaşırmaya hazır olun. Büyük bir şehre gittiğimi biliyor olmama rağmen gördüklerim yine de beni oldukça şaşırttı. Bakü son derece düzenli, sistemli ve gelişmiş bir şehir. Üstelik gidilecek onlarca farklı nokta var ve burada birçok şehri bir arada göreceksiniz. Bakü’ye gitmeden evvel yapmanız gereken ilk şey vize almak. Vize süreci hakkında yazımdan destek alabilirsiniz. Bu yazı biraz uzun bir yazı olacak. Çünkü neredeyse bütün Bakü’yü bilinmesi gereken tüm noktalarıyla beraber anlatacağım.

Nizami Sokağı:

Nizami Sokağı – Bakü

Şehrin kalbinin attığı nokta burası. Tüm mağazaların, onlarca kafenin, restaurantın, etkinliklerin, sokak müzisyenlerinin ve insanların olduğu sokak burası. Cadde boyunca ara sokaklarda dahil olmak üzere tüm ihtiyaçlara cevap verecek mağazalar var. Burası benim sevdiğim bir sokak değil çünkü bu sokağa girmek alışveriş demek, yani masraf demek. 🙂

Kız Kalesi:

Kız Kalesi – Bakü Gezi Rehberi

Bakü ’de modern şehir yaşantısı ve binaların dışında bir de eski yerleşim yeri var. İçerişehir dedikleri eski yerleşim yeri buranın tarihi yüzü. Geziye buradan, hatta kız kalesinden başlayabiliriz. Ana yoldan bu kaleyi fark etmemek mümkün değil. 3000 yıl öteden kaldığı tahmin edilse de tam olarak kim tarafından ve ne amaçla yapıldığı bilinmiyor. Ayrıca eskiden denizin kenarında olan bu kale, yıllar içinde Hazar Denizinin çekilmesiyle içerde kalmış durumda. Kaleye girmek isterseniz de 12 Manat karşılığında girmeniz mümkün. Ben girmediğim için içerisi hakkında bilgi veremeyeceğim.

İçeri Şehir:

İçeri Şehir’den Bir Manzara- Bakü Gezi Rehberi

Kaleden itibaren şehre girdikten sonra arka tarafında mimarisinden kendini ele veren bir hamam bulunuyor. Bu içerişehirdeki tek hamam değil. Daha karşılaşacağınız başka hamamlar da olacak. İçerişehir çok büyük bir yer değil ve özgürce keşfederek gezebilirsiniz. Herhangi bir gidilecek yer sıralaması vermeyeceğim. Özetleyecek olursam, gidebileceğiniz bir kervansaray var ve girişi 10 Manat. Kervansaray’ın biraz aşağısında minyatür kitap müzesi var, son derece ilginç bir yerdi ve giriş ücretsiz. Kitap müzesinden 50 metre ileride Bakü’nün ünlü gazel şairinin heykelini göreceksiniz. Heykelin saçlarını incelemenizi kesinlikle tavsiye ediyorum. Ayrıca bu noktada bir çıkış kapısı göreceksiniz, yalnızca bilgi amaçlı söylüyorum, o kapıdan çıkarak içerişehir metrosuna ulaşabilirsiniz. İçerişehir’de bir de bir sanat atölyesinin duvarına yapılmış meşhur bir kaplan illüstrasyonu var. Önünde mutlaka her zaman fotoğraf çekilen birilerini görebilirsiniz.

İçeri Şehirde yemek yemek isterseniz Qaynana restaurantı önerebilirim. Fiyatlar ucuz değil fakat kabul edilebilir. Yemeklerin lezzeti ve hizmet tatmin edici.

Çay kahve içelim derseniz de Çay Bağı kafeyi tercih edebilirsiniz. Yine aynı şekilde ucuz olmasa da kabul edilebilir. Nihayetinde pahalı bir şehrin en turistik noktasındasınız.

Küçük Venedik:


Küçük Venedik – Bakü Gezi Rehberi

Sahil tarafından kız kalesi sağınızda kalacak şekilde yürürseniz küçük Venedik’e ulaşacaksınız. Bakü’de birçok şehri bir arada göreceksiniz demiştim. Onlardan ilki burası. 3 Manat karşılığında 7-8 dakika süren bir tekne turu yapabilirsiniz. Görecek herhangi bir şey vaat etmiyor ama farklı bir aktivite seçeneği sunuyor.

Halı Müzesi:

Halı Müzesi – Bakü Gezi Rehberi

Venedik’ten biraz ileride kıvrılmış halı şeklinde çatıya sahip müzeye ulaşacaksınız. Kaldığım o kadar süre boyunca gitmek için Pazartesiyi seçince kapalı olan müzeye giremedim. Giden arkadaşlarıma sorduğumda ilgi çekici olduğunu söylediler. Giriş ücreti 7 Manat.

Opera Binasına Benzeyen AVM:

Bu alışveriş merkezinin adını bilmiyorum 🙂 Ama Sdyney opera binasına olan benzerliğiyle dikkatinizi çekmemesi mümkün değil. Nedir diye merak edenler olacağına emin olduğum için yazıda yer vermek istedim. Ben gittiğimde açık değildi. Belki siz gidene kadar açılır. Ama ateş pahası olacağına eminim.

Bakü Eye:

Bakü Eye – Bakü Gezi Rehberi

Venedik ve Sdyney’den sonra Londra’ya ulaştık bile. AVM’nin ilerisinde oldukça büyük bu dönme dolabı göreceksiniz. Kötü hava şartlarında çalışmayan dönme dolaba biniş ücreti 5 Manat.

Bayrak Meydanı:

Tacikistan’da 3 metre daha yükseği yapılıp, ünvanı elinden alınana dek, dünyanın en büyük bayrağının dalgalandığı bayrak meydanında ben gittiğim sıra çalışma vardı. Dolayısıyla bayrak da direk de ortalıkta yoktu. Normalde 162 metre yüksekliğindeki direkte 70×35 metre boyutlarındaki Azerbaycan bayrağı dalgalanıyor.

Cyrystal Hall:

Crystal Hall – Bakü Gezi Rehberi

Şehirdeki büyük konserlerin ve etkinliklerin yapıldığı alan. Burayı görmeseniz de olur ama mimarisi ilgimi çektiği için ben gidip görmek istedim. Üstelik hem gece hem de gündüz gittim. Gecesi bence daha güzeldi. Sürekli dış ışıklandırmaların rengi değişiyordu ve izlemesi çok keyifliydi. Ayrıca buranın araç otoparkından şehir de çok güzel gözüküyor.

Flame Towers:

Şehrin hakim tepelerinden birine konumlandırılan üçüz kuleler gece olunca yanmaya başlıyor. Alev gibi dalgalanan ışıklandırmalar zaman zaman bayrak sallayan insanlara, bazen de Azerbaycan bayrak renklerine bürünüyorlar. Şehrin birçok noktasından görebileceğiniz kuleler, bence en güzel dağ üstü parktan gözüküyor.

Dağ Üstü Park:

Şehri tepeden görebileceğiniz en güzel nokta burası. Yürüyerek çıkabileceğiniz gibi finikülerle de çıkabilirsiniz. Finikülere halı müzesine giderken önünden geçeceğiniz alt geçitten geçerek ulaşabilirsiniz. Manzaranın gecesi de gündüzü de ayrı güzel. Hemen arkasında da Flame Towers yer alıyor. Bu parka gittiyseniz manzarayı izleyip geri dönmeyin. Daha görmeniz gereken yerler bitmedi. Azerbaycan’ın şehitler için yaptırdığı anıt ve daimi olarak yanan ateş de bu parkta yer alıyor. Ayrıca Kafkas savaşı sırasında Azerbaycan topraklarının işgalden kurtulmasına yardım ederken şehit olan Türk askerleri için yaptırılmış anıtı da ziyaret etmenizi öneririm.

Hacı Zeynel Abidin Tagiyev Müzesi:

Hacı Zeynel Abidin fakir bir insanken Bakü ’de bol bol çıkan petrol Zeynel Abidin’in arsasından da çıkmış. Bu petrolün çıkartılmasıyla zengin olduktan sonra “Ben oldum.” deyip diğer insanları unutmamış. Vatandaşlar için onlarca faydalı yatırım yapan Zeynel Abidin’in evi daha sonraları müzeye dönüştürülmüş. Bir rehber eşliğinde Azerbaycan tarihini, ülkede yaşanmış tüm olayları öğreniyor ve eserleri görüyorsunuz. Buraya gitmek benim için gerçekten çok faydalı olmuştu. Zaten gittiğim tek ücretli müze de burasıydı. Giriş ücreti: 10 Manat

Haydar Aliyev Müzesi:

Bakü ’nün en önemli ziyaret noktalarından birisi burasıdır desem yanılmış olmam sanırım. Bu kadar önemliyken benim gitmemiş olmam da epey garip sanırım. 🙂 Ama gitmedim… O yüzden çok detaylı bilgi veremeyeceğim ama siz gidin. Haydar Aliyev müzesine gitmeden Bakü gezisi yapmak hayli ilginç… (:

Bakü’de Nerede Yenir:

Gelelim en sevdiğim mevzuya, yemek içmek… Burada markette etin etiket fiyatı hariç hemen hemen her şey İstanbul’dan pahalı. Önce bu bilgiyi verdikten sonra nerelere gidebilirsiniz listeleyelim.

-Firuze Restaurant

-Nergiz Restaurant

Bu ikisini daha çok kültürel yemekler için tercih edebilirsiniz.

-Köz Resturant: Döner, tantuni gibi ekmek arası atıştırmalıklar için en iyi seçenek.

-Café City: Hem yöresel hem de dünya mutfağından yiyecekler için tercih edebilirsiniz.

Bir de Qutap dedikleri bizim gözlemeye benzeyen ama farklılıkları olan yiyeceği deneyebilirsiniz. Benim denediğim bir yer vardı ama adını ve yerini maalesef hatırlayamadım.

Dikkat Edilmesi Gerekenler ve Genel Bilgiler:

-Bakü’de karşıdan karşıya geçerken yaya geçitleri, alt geçitler ve ışıkları kullanın. Sokağın herhangi bir yerinden geçmek yasak ve cezası var.

-Devlet binalarının ve metronun fotoğraf ve videosunu çekmek yasak.

-Metro ve otobüslere binmenizi sağlayan kartı metro girişlerindeki makinelerden 2 Manat karşılığında alabilirsiniz.

-Şehrin meydanlarında ücretsiz internet var.

-Taksi için Yandex Taksi uygulamasını kullanın ve Londra taksisi gibi olan taksileri kullanmayın. (Para sorun değil diyorsanız elbette kullanın.)

Bakü’ye Ulaşım:

Türkiye’den geliyorsanız en mantıklı seçenek uçak. Yakın zamanda gördüğüm bazı kampanyalarla 450 TL’ye gidiş dönüş almak mümkündü. Bu civardaki biletleri ucuz olarak değerlendirebilirsiniz. Havalanından merkeze 1.5 Manat karşılığında büyük otobüslerle ulaşım sağlayabilirsiniz.

Eğer halihazırda bir tur yapıyorsanız Tiflis’ten 13-14 saat süren tren yolculuğuyla gelebilirsiniz. Fakat sınır geçişi karayoluna göre biraz daha uzun sürüyor ve xray olmadığı için çantalarını açıp göstermek zorundasınız. Tren fiyatı yaklaşık 20 dolar.

Yol Anıları – Rotam Yerel Gürcü Dansı

Tiflis’te bir hafta kadar kalıp, kendimi dinleyip biraz da bedenimi dinlendirdikten sonra tekrar yola çıktım. Nasıl karar verdim bilmiyorum ama bir şekilde Stepantminda’ya gitmeye karar verdim. Gürcistan’ın en yüksek 3. dağının olduğu bölgede, bir de dağın 2170. metresinde etrafında başka hiçbir şeyin olmadığı bir kilise var.

Şehirden çıkmak için önce metroya binerek Didube durağına gittim. Oradan da maşrutka olarak isimlendirdikleri minibüse binerek Mtsheta’ya vardım. Buradan sonra otostop çekecektim. Ama önce tarihi bir şehir olan nehir kenarındaki bu şehirde biraz turladım.

Gürcü Evlerine Konuk Olmaya Başladım Bile:

Otostopa başladığımda bir ilk daha yaşadım, iki genç kadının olduğu bir araba durdu. Bu yolculukta ilk defa yaşadım bunu. Onlarla beraber pek yol gitmedik ama indiğim yerden itibaren 3-4 km kadar yürümem gerekiyordu. Hedeflediğim noktaya varıp otostop çekerken çok keyifli bir adamla tanıştım. 5 km kadar ileri gidiyordu ama yine de aldı beni. Evinin önüne gelince vücut diliyle, gel önce ye sonra gidersin, dedi. Gülümseyerek kabul ettim. Ne zaman geri çevirdim ki? 🙂

Aslında Tiflis’te yaşıyorlardı ama burası yazlık evleriymiş. O yüzden evde kimse yoktu, yiyecek de yoktu. Adam, sen bekle ben markete gidip geleceğim, dedi. Önüme meyve tabağı, şeker ve içecek bir şeyler koyduktan sonra gitti. Geldiğinde aldığı sosisleri ve birkaç şey daha hazırladı. Bir de eşinin yaptığı fasulye yemeğinden getirmiş, onu da paylaştık.

Dilimizin el verdiği kadar konuşup afiyetle yemeğimizi yedik. Birbirimizi her ne kadar pek anlamasak da iletişim kurabiliyor ve çok da eğleniyorduk. Yerel birileriyle iletişim kuruyor olmaktan, evine konuk olmaktan o kadar mutluydum ki. Gezimde her zaman en keyif aldığım şey bu ve benzeri anlar. Ama saat geç olmaya başlıyordu ve hava kararmadan kendimi bir arabaya atmam gerekiyordu. Evden çıkıp hemen önünde otostopa başladım. Genç bir arkadaş durdu, her zaman olduğu gibi birbirimize neler yaptığımızı sorup tanımaya çalıştığımız fasılda dansçı olduğunu söyledi. İleride bir köy var, oraya gidiyorum, öğrencilerime ders vereceğim diye de ekledi.

Beni tanıyorsanız ya da tanımaya başladıysanız kafamdaki çarkların ne yana döndüğünü anlamaya başlamışsınızdır. 🙂

Ve Rota Bir Kez Daha Değişir:

Ben de seninle gelip sizi izleyebilir miyim, diye sordum. Memnuniyetle kabul etti ve köyün yolunu tuttuk. Bu senaryoda bugün hedeflediğim yere gitme şansım yoktu, o yüzden arabayla giderken bir yandan da etrafı keserek kafamda kamp yapacak yer belirlemeye çalışıyordum. Köye giderken yol üzerindeki bir gölü de göstermek isteyince oraya uğradık. Etrafa göz gezdirdikten sonra aç olduğunu ve köyde yaşayan büyükannesini ziyaret edeceğini söyledi. Bir gün içinde ikinci defa yerel birilerinin evine konuk olacatım, kendi kendime kime iyilik yaptım acaba diye düşünüyordum. Evlerine varınca orada da bir şeyler yedik, evdekilerle tanıştım ve sohbet ettim ama derse gideceğimiz için uzun kalamadık.

Son derece eski olan okula vardığımızda öğrenciler halihazırda kapıda bekliyordu. Öğretmenleri okulun alt katında kalan spor salonunun kapısını açınca içeri girerek üstlerini değiştirmeye gittiler.

O esnada arkadaşım da bana dans hakkında bilgiler veriyordu. Öğrenciler gelince haliyle yabancıyı garipsediler, arkadaşım önce beni takdim etti, çocuklarla yüzeysel olarak tanıştıktan sonra dansa başladılar, ben de çekime başladım. Çocuklar bir yabancı tarafından çekiliyor olmanın stresini yaşıyorlardı. Gözleri sürekli olarak tripod üzerine koyduğum goproya kayıyordu. İki saate yakın dersten sonra çocuklar dağıldı. Hava çoktan kararmıştı ve bizim de gitme vaktimiz gelmişti.

Zifiri Karanlıkta Bilmediğim Yerlere Doğru:

Arkadaşıma, beni o gölün kenarına bırakır mısın, dedim ve oraya doğru yola çıktık. Yolda giderken bir de gerçekten çok hoşuma giden Gürcistan Polifonik Müziğiyle tanıştırdı beni. Youtube’a yazarak siz de birkaç parça dinleyebilirsiniz. Hiçbir ışığın olmadığı, yalnızca farların aydınlattığı yolda tanımadığım bir insanın arabasında ilk defa duyduğum ve çok beğendiğim bir müziği dinleyerek gidiyordum. Bu keyfi ve mutluluğu nasıl tarif edebilirim bilmiyorum. Belki anlatmaya çalışsam da size anlamlı gelmeyebilir.

Gölün yanına gelince vedalaştık, bir kağıda numarasını yazarak verdi, birileri sana bir şey derse bu numarayı arasınlar, dedi. Kafa lambamı takarak uygun bir noktaya çadırımı kurdum, sahilde biraz yürüdükten sonra da uyudum.

Yol Anıları – Kendi Haritasıyla Kaybolan Gezgin

Vardzia gezimi tamamladıktan sonra saat her ne kadar geç olsa da bir şekilde gideceğimi düşünerek Akhalkalak’e doğru yola çıktım. Misafir evindeki adam para kazanmak umuduyla “Bir gece daha kal yarın gidersin.” dedi. Ama o oda bir gece daha para vermek için inanılmaz soğuktu… Gidememiş olsam bile çadır kurup orada daha sıcak uyurdum.

Yola çıktan sonra elimi kaldırdığım ilk araç durunca yüzüm gülmeye başladı. Arkasında daha önce dışkı taşındığı belli olan kamyonetin kasasına çantamı mecburen atıp bindim. Önceki tecrübelerimden bildiğim üzere bazı Gürcistanlılar çok tehlikeli araba sürüyor. Bu seferki de altındakinin kamyonet olmasına bakmadan aynı delilikte sürüyor, önünü görmediği virajlarda bile araç solluyordu. Neyseki yolculuğumuz 5km kadar sürdü de hemen indim.

Çok fazla geçmeden içinde bir çiftin olduğu araba durdu. Koltuktaki eşyalarından kendime yer açınca oturdum ve tanışma faslına geçtik.

Ukraynadan gelen bu çift araba kiralamış ve Gürcistan’da geziyorlardı. Tiflis’e gittiklerini ve geceyi orada geçireceklerini söylediler. Benim birkaç günde yavaş yavaş gitmeyi planladığım yere artık tek seferde gitmek gibi bir olasılık doğmuştu. Biraz düşündükten sonra onlarla Tiflis’e kadar gitmeye karar verdim. Onlar da tam gezme kafasında olduğu için ilgimizi çeken her yerde durup vakit geçiriyorduk.

Bozuk ve Yemeksiz Yollar:

Hava karardıktan sonra artık dışarıda görülecek bir şey kalmamıştı. Beklediğimiz tek şey Tiflis’e varmıştı ama yol bazı bölgelerde çok bozuktu ve 20km’den hızlı gidemiyorduk. Asfalt ya yoktu ya da olan yerlerde de çukurdan geçilmiyordu. Bu durum arabadaki herkes için bezdirici bir noktaya gelmişti. En azından kendimize kısa vadeli, moral depolayacak bir hedef koymuştuk. İlk merkezi yerde durup bir şeyler yiyecektik. Ama maalesef o yer Tiflis’e kadar gelmedi. Yemek yiyecek yer bulamadık.

250 kilometrelik yolu 5 saatte yavaş yavaş geldikten sonra merkezi bir yerde indim ve kalacak yer ayarlamak için etrafta internet aramaya başladım. Şunu söyleyebilirim ki Tiflis gerçekten internet konusunda güzel bir şehir, birçok noktada ücretsiz internet hizmeti var. Telefonu çıkartıp internet ararken bir ara cebime koydum. “Acaba buralarda internet var mıdır?” diye tekrar çıkarttığımda telefonun açılmadığını gördüm. Ara sıra kapandığı için o durumlardan birisidir diye düşündüm ama dakikalar geçmesine rağmen kendine gelmedi. Yüksek ısıya ulaştığı için hala açık olduğuna ama ekranın gelmediğine kanaat getirdim.

Telefonsuz Yapamayan Gezgin…

Şehrin meydanında, yolun kenarında öylece nereye gideceğimi bilmeden kalmıştım. Kafe tarzı bir yer bulayım da bilgisayardan bağlanıp kalacak yer bulurum diyerek yürümeye başladım. Eski Tiflis’in olduğu noktaya gelince ilk gördüğüm yere oturdum. Ayıp olmasın diye bir kahve söyleyip internetin şifresini sordum. Bilgisayarı açarak güzel gördüğüm bir hostelin krokisini deftere çizdim. Sokak isimlerini not aldım, bazı binaları referans noktası olarak yazdım ve kendime hemen hemen bir harita yaptım. Bunları yaparken de bir kez daha imkanların bu kadar geniş olmadığı zamanlardaki seyyahları takdir ettim. Bunu çok sefer söylüyorum aslında, bizimkisi tam bir gezginlik gibi değil. Eski insanlar hakkını vererek gezmişler. Biz her şeye elimizdeki imkanlarla erişerek kolay bir şekilde geziyoruz. İmkanlarımın olmadığı küçücük bir anda bile ne kadar kriz yaşamıştım…

Haritadan yakın gözüken yer aslında hiç de yakın değilmiş. Etrafı izleyerek uzun uzun yürüdüm ve referans noktalarımı bir bir geçerek ara sokağın birisinde kayboldum. 🙂 Aksi, haritada bu bölümü hiç net çizmemiş ve not almamışım. Daha doğrusu yanlış çizmişim. Şimdi ne yapacağım diye düşünürken telefona bir şans daha verdim. Tuşuna bastığımda, şarjım yok, dedi. Derin bir ohh çektim. Şarjını bitirmiş ve kendine gelmişti. Biraz şarj edip haritayı açtım, hosteli bularak gittim ve içeri girdim.
Resepsiyona selam verip, yatak yok cevabını aldım… Oysaki 1 saat önce baktığımda vardı. Neden rezerve etmemiştim ki… Başka nerede hostel var diye sordum, üst katta, dedi.

Tesadüf Mü Yoksa Kader Mi?

Merdiven boşluğuna çıkınca arkamdan birisi “Heyy” diye seslendi. Bilin bakalım koca Tifliste kimle birbirimizi bulduk? Kars’ta tanıştığım İspanyol çocuklar. “Kapıda seni görünce gözlerime inanamadım, yanlış mı görüyorum diye düşündüm ama senmişsin” dedi. Ben de aynı şaşkınlığı yaşadım, hostelde yer olmadığı için bir kez daha üzüldüm. Üst kata çıkıp sorunca fiyatının çok pahalı olduğunu gördüm o yüzden orada kalamazdım. İnternete bağlanarak civarda ucuz bir hostel buldum, çocuklarla ben hostele yerleştikten sonra buluşmak üzere sözleştik ve oradan ayrıldım.

Hosteldeki 8 kişilik odama yerleşip buluşmak için dışarı çıktım. Önceden tanıştıkları kalabalık bir grupla beraber güzel bir Tiflis başlangıcı yaptım. Geç saatlere kadar sokaklarda yürüdük, sohbet ettik. Saat iyice geç olunca da yavaş yavaş dağılmaya başladık. İspanyol çocukları son Tiflis günlerinde yakalamıştım. Sonraki gün Bakü’ye oradan Dubai’ye ve son olarak da asıl noktaları Hindistan’a gideceklerdi. Böylece bir daha ne zaman birbirimizi göreceğimizi bilmeden vedalaşarak ayrıldık.

Yol Anıları – Ahıska’da Türk İzleri

Yurt dışındaki ilk gecemin sabahına Ahıska ‘da uyandığımda ne yapacağıma dair aklımda hiçbir fikir yoktu. Hiçbir şeyi araştırmadım ve rota belirlemedim. Kahvaltımı yaptıktan sonra 4-5 gün içinde Tiflis’e varacağıma inandığım bir rota çıkartarak, o doğrultuda gitmeye karar verdim. Herkesin kullandığı ve işlek olan ana yol yerine alt taraftaki daha sakin yerlerden ilerleyecektim.

Yurt Dışında İlk Otostop:

Otostopun kolay olacağına inandığım bir noktaya kadar yürüdükten sonra beklemeye başladım. İlk yarım saat hiç araba durmadı. Gürcistan’da otostopun beklediğimden zor olacağını düşünmeye başladığım anda bir aracın korna çalarak geri geldiğini gördüm.

Yurt Dışındaki İlk Otostop Arkadaşım Kaxa

Aynı yaşı paylaştığım Kaxa yurt dışındaki ilk otostop arkadaşım olmuştu. Arabaya bindikten sonra sohbete başladık, Ahıska ‘nın tepelerinde yer alan köyüne doğru gittiğinden bahsetti. Yolumuzun ayrıldığı noktaya gelince, köyümü görmek istersen gelebilirsin, dedi. Daha önce de söylediğim gibi bu ve benzeri teklifleri geri çevirmek gibi bir huyum yok. Ben en güzel hikayelerin ve keşiflerin hep böyle tekliflerden sonra ortaya çıktığına inanıyorum. Kaxa’yla birlikte güzel yollardan geçerek köyüne kadar gittik. Köyüne gittiğimizde ben etrafta gezinirken o da işleriyle ilgileniyordu.

Bir evin kapısının önünde durunca 90 yaşın üzerinde olduğunu tahmin ettiğim bir teyze bir şeyler söylemeye başladı. Ama imkanı yok anlayamıyordum. Kapıyı gösterdiğini düşünerek evinin demir kapısını açtım. Kendisi baston tuttuğu için açabilecek durumda gözükmüyordu. Sanırım istediği de buydu, kapıyı açınca dışarı çıkıp kapının önündeki sandalyeye oturdu. Biraz ileriden de yine yaşlıca bir amca ve arka tarafımdan da aynı zamanda Kaxa geldi. Yaşlı amcayla bir şeyler konuştuktan sonra Kaxa, “O Türkçe biliyor.” dedi. Hemen ardından amca, ne yapıyosun burada, dedi. Ben şok oldum tabi ki…

Dağlarda Türkçe Bilen Birisiyle Karşılaşmak:

Ahıska ‘da Türk İzleri

Gezdiğimi ifade ettikten sonra “Sen nereden Türkçe öğrendin.” diye sordum. “Şuradan, buradan.” dedi. Tarih süreci içerisinde burada yaşayan ve hala Ahıska Türkleri olarak tanınan soydaşlarımızdan öğrenmiş olması pek muhtemel diye düşünüyorum. Daha sonra da evine davet etti. Ben de memnuniyet duyacağımı dile getirdim ve üçümüz birlikte evine gittik. Evine gidip masaya kurulduk, evdeki adını bilmediğim bir kadın da dolaptan çıkarttığı yiyecekleri bize servis etti. Amcayla güzel güzel sohbet ederken bir yandan da kültürlerine dair şeyler öğretiyor, hayatından kesitler anlatıyordu. Mutluluğumu ifade edecek kelimeler bence yok. Yola çıktığımda umutlarım bunun gibi şeylerdi. İnsanlar tanımak, onlarla bir şeyler paylaşmak ve öğrenmek. Daha ilk günden başlamıştı bile… İyi ki diyorum sadece, iyi ki…

Uzun uzun sohbet ettikten sonra artık ayrılma vaktimiz gelmişti. Amca, “Tekrar gel, 4-5 kere gel, arkadaşlarınla da gel. Ben olmasam bile evim burada, seni ağırlarlar.” diye ekleyerek bizi uğurladı. Arabaya binerek tekrar ana yola döndük. Kaxa, Sapara Manastırına gittin mi diye sordu. Gitmemiştim, hatta kiliseden haberim bile yoktu. Kesin görmelisin diyerek oraya doğru sürmeye başladı. İşin gücün vardır, geri kalma dedimse de önemli işim yok dedi. Birlikte bir dağın tepesinde yer alan, etrafta kilise hariç hiçbir şey olmayan bu yere gittik.

Sapara Manastırı:

Gürcistan Sapara Manastırı – Ahıska

Kilise çok güzel ve görkemliydi, koskoca bir ormandan oluşan vadiye doğru bakıyordu. Kaxa, kilise hakkında bilgiler verip, etraftaki bazı insanları gösteriyordu. Gösterdiği insanlar sıkıntıları olan, belki de suç işlemiş insanlarmış ve bu kötülüklerden kurtulmaya çalışıyorlarmış. Bu kilisede yaşayarak hizmet ediyor ve iyi insanlar olmak gayesiyle uğraşıyorlarmış. Bu keşif sonrasında tekrar ana yola gittiğimizde, Vardzia’yı biliyor musun, diye sordu, bilmiyorum, dedim. O halde oraya gitmen lazım dedi ve Kaxa da otostop çekerken benimle beklemeye başladı. Sen git, bekleme beni, ben başımın çaresine bakarım, hayatım bundan ibaret dememe rağmen gitmeyerek bekledi ve benimle birlikte otostop çekti.

Bir tır durdurmayı başarmıştık, vedalaştıktan sonra tıra bindim ve çok güzel yol manzaraları eşliğinde kıvrıla kıvrıla uzaklaşmaya başladım. Tır yolculuğum fazla uzun sürmeden bitti. İndiğim yerde 20 dakika boyunca ayrılmadan beni izleyen inekler eşliğinde otostop çektim. Duran sonraki aracımla Vardzia’ya giden sapağa kadar ulaştım. Bundan sonra bineceğim her araç muhtemelen oraya gidecekti ama hızlıca araba bulmak zorundaydım. Çünkü güneş artık gözükmüyordu ve hava da soğumaya başlamıştı. Sapaktan geçen ilk birkaç araba durmadı, yine durmadan geçen birisi karar değiştirerek geri geri gelip beni aldı.

Gürcistan Vardzia

Geç Oldu, Hatta Biraz da Güç Oldu:

İlk turistik noktam olan Vardzia’ya varmıştım. Neyle karşılaşacağımı hiç bilmeden, fotoğrafını dahi görmeden gelmiştim buraya. Ama gördüğüm şey beni memnun etmeye yetmişti. Sabah olduğunda gezmek için şimdiden heyecanlanıyordum fakat önce kamp yeri bulmam lazımdı. Etrafa baktığımda kamp yeri bulmamın hiç güç olmayacağını düşündüm. Çeşmeye yanaşmış matarama su doldururken bir adam yaklaşıp misafir evi arayıp aramadığımı sordu. Teşekkür ederek istemediğimi belirttim. Akşam yemeği ve kahvaltı dahil 25 Lari olduğunu söyleyince biraz düşünmeye başladım. Çünkü iki öğünü de çevreki kafelerde yemek zorundaydım, yanımda yemek yoktu ve oralarda yemek hemen hemen aynı paraya gelebilirdi. Ben de kabul ettim ve abinin aracıyla 1km uzaktaki evlerine gittik. Kalacağım odayı gösterdiler ve akşam yemeğinin 7’de olacağını söylediler. Akşam yemeğine kadar biraz oyalanıp yedikten sonra ısıtması olmayan hatta dışarıdan daha soğuk olduğuna inandığım odaya giderek uyumaya çalıştım. Sanırım artık odanın yemek dahil neden ucuz olduğunu anlıyordum. 🙂

Borjomi Gezi Rehberi

Borjomi küçük bir yerleşim yeri ve çok güzel bir doğaya sahip. En önemlisi çok huzurlu ve doğal anlamda renkli bir şehir. Farklı ve huzurlu bir atmosfer arayanlar için güzel bir seçenek olduğunu söyleyebilirim. Borjomi’ye giden çoğu insan doğa yürüyüşü yapmak için gidiyor. Bu amaç için gerçekten de uygun bir yer. İyi planlanmış, üzerinde çalışılmış, parkur anlamında çeşitlilik sağlanmış ve güzel bir doğa yürüyüşü kültürü oluşturulmuş bir yer.

Borjomi Nerede:

Borjomi Gürcistan’ın hemen hemen ortasında yer alıyor. Başkent Tiflis’e 160 km, ikinci büyük şehir Kutaisi’ye 130 km uzaklıkta.

Borjomi Ulaşım:

Didube’den ayrılan minibüslere binerek 2-2,5 saat aralığında ulaşım sağlayabilirsiniz. Ücret zamlara bağlı olarak 7-10 Lari arasında değişkenlik gösterebilir.

Didube’ye ulaşımı da kısaca açıklayayım. Tiflis şehir metrosuna binip Akhmetelis Teatri yönüne gitmeniz gerekiyor. Özgürlük Meydanı durağından bindiğinizi varsayarsak altıncı, Rustaveli’den binerseniz de beşinci durak.

Kharagauli Ulusal Parkı:

Hostelde uyandıktan sonra market, kahvaltı derken biraz tembellik edip saat 12’ye kadar hostelde kaldım. Daha sonra ayrıldım ve Ulusal Parka kadar 2-3 km boyunca yürüdüm. Burada doğa yürüyüşü yapmak istiyorsanız kayıt yaptırmanız gerekiyor.

Kayıt Alınan ve Turlar Hakkında Bilgilendirilen Ofis – Borjomi Gezi Rehberi

Giriş tamamen ücretsiz ama kayıt almaları gerekiyor. Üstelik burada bir de müze var ve milli park içerisinde neler görebileceğinizi, hangi hayvan ve bitki türlerinin yer aldığı gösteren geniş açıklamalar var. Aynı zamanda 12 farklı yürüyüş rotası hakkında bu merkezden bilgi alabilir, hangi rotanın size uygun olduğuna dair fikir birliğine varabilirsiniz. Buradaki turların birkaç tanesi hariç hepsi gün aşırı turlar. Bu turlar için dilediğiniz takdirde kamp ekipmanlarını kiralayabilir, hatta talebinize göre atlı tur bile organize edebilirsiniz.

Ben akşam olmadan geri dönmek istediğim için 3 saat süren 12 numaralı rotayı seçtim. Ama benim yürüyüş yolum bu girişten değil, 3 km ilerideki diğer girişten başlıyormuş. Bir de oraya kadar yürüdüm ve nihayet takip etmem gereken işaretlerin ilkini bir ağacın üzerinde gördüm.

Farklı Turlara Ait, Farklı Renklerdeki Rota Sembolleri – Borjomi Gezi Rehberi

12 Numaralı Yürüyüş Rotası:

Sık ağaçlar ve tepenin şekli sebebiyle öğlen vakti bile güneş görmeyen yerler tamamen buzla kaplıydı. Buzları ezerek ilerledim ve parkın giriş kapısına vardım. İçeri girince kendimi bir masalın içerisinde gibi hissettim.

Alanın kasveti, her yeri saran yoğun yeşillik ve belli belirsiz pus muhteşem bir atmosfer yaratmıştı. Dümdüz bir yoldan 35 dakika kadar yürüdükten sonra buz tutmuş bir kamp alanına vardım. Bu kadar uzun süre düz yürüyüş beni endişelendirmeye başlamıştı. Sanırım rotanın devamı biraz zorlayıcı olacaktı.

Kamp alanından sonra tırmanışım sert bir şekilde başladı. Sürekli zig-zag çizerek yukarı doğru tırmanıyordum. İtiraf etmeliyim ki parkurun en zor kısmı, aşağıda da görebileceğiniz yer. Karnım da acıkmıştı ama kendime bir hedef koydum, aşağıda işaretlediğim yere varınca mola verip yemek yiyeceğim dedim. Hiç güneş görmeden, sırtım terden ıslanmış bir biçimde nihayet hedefime vardım ve oturup yemeğimi yedim.

Rotanın bundan sonraki kısmı tamamen tepenin sırtından ilerliyor ve sağ tarafınızdan tatlı bir güneş alıyorsunuz. Aşağı doğru olan manzara çok keyif verici. Ama yürüdükçe sürekli düz gidiyor olmam beni tekrar işkillendirdi. Çünkü kilometre olarak rotanın çoğu bitmişti ama ben hala tepedeydim. İnmeye başladığımda tepenin sırtındaki o tatlı yürüyüşün bedelini ödemeye başlamıştım. Bazı yerler sahiden çok dikti ve tamamen kuru yapraklarla kaplı zeminde kayıp düşmeden yürümek büyük başarıydı. Birkaç kere yapraklar sebebiyle kayıp düşme tehlikesi atlattım. Ama neyse ki düşmeden yürüyerek, başladığım noktanın bir kaç yüz metre ilerisindeki bitiş noktasında, yürüyüşü toplam 2,5 saatte tamamladım.

Yürüyüşün Güneşli Yüzü – Borjomi Gezi Rehberi

Parkurun iki etabında iki farklı mevsim vardı. İlk kısım soğuk ve tamamen yeşilken, ikinci kısım kuru ve sıcaktı. Benim için güzel bir deneyim ve keyifli bir yürüyüş oldu. Doğa yürüyüşüyle ilgileniyorsanız Borjomi’nin Ulusal Parkını mutlaka ziyaret etmenizi öneririm.

Yürüyüşü bitirdiğimde hem yorulmuştum hem de hava kapanmaya başlıyordu. Üstelik önümde 6 km daha yolum vardı. Kısacası bugün yapacak başka bir şeyim kalmamıştı. Hostele giderken denemek amacıyla etli, peynirli, değişik şekilli bir kaç çeşit Gürcistan mantısı aldım. Hostele varınca yemeğimi yiyip biraz bilgisayarda iş yaptıktan sonra uyudum.

Borjomi Merkez Parkı & Borjomi Mineral Suyu

Sabah uyanınca arkadaşım Albee’yle birlikte şehir merkezindeki daha küçük ve meşhur parka gittik. Burası daha çok ailelerin gezdiği, çocukların eğlendiği bir yer. Ama biz kışın geldiğimiz için büyük oranda kapalıydı içerideki etkinlik alanları. Giriş için ikişer lari verip kapıdan geçtik. Parkın girişinin sağ yanında tepedeki parka çıkan bir teleferik var. Ama ikimizin de ilgisini çekmediği için binmeyip ileri doğru yürüdük.

Borjomi Merkez Parkı – Borjomi Gezi Rehberi

Parkın ortasından bir nehir akıyor, sağlı sollu oyun alanları ve yiyecek stantları var. En önemlisi de Borjomi’nin kendi ismiyle piyasada yer alan meşhur maden suyunun çeşmesi var burada. Anlatılan hikayelere göre Osmanlı’yla savaşan Rusya askerleri bölgede yerden sızan bir su görüyorlar. Susamış oldukları için suyu içiyorlar ve bir müddet sonra kendilerini iyi hissetmeye başladıklarını fark ediyorlar. Bu olayın yayılmasıyla da suyun ünü artıyor. O çeşmeden istediğiniz gibi su alıp içebilirsiniz. Ama sıcak olduğunu ve sıcak içince hiç hoş olmadığını söylemiş olayım. En azından yanınıza alıp soğutup sonra içebilirsiniz. Burada parkın sonuna dek yürüdükten sonra yapacak başka bir şey bulamadık ve geri dönerek parktan çıktık. Ancak bir de bildiğim kadarıyla burada sıcak havuz var. Ben havalar soğuk olduğu için risk almamak adına denemedim. Ama daha önce giren bir arkadaşım denememi çok tavsiye etmişti. O tavsiyeyi ben de sizlere aktarmış olayım.

Parkın İçerisinde Yer Alan Küçük Bir Şelale ve Heykel – Borjomi Gezi Rehberi

Borjomi’de geçirdiğim iki günden sonra artık ayrılma vaktim gelmişti. Şehrin genel havasını teneffüs etmiş, iki de park gezerek buradaki turumu tamamlamıştım. Deneyebileceğiniz bir de teleferik var, teleferikle şehrin tepesine çıkarak güzel manzaranın tadını çıkartabilirsiniz.

Yol Anıları – Gürcistan Sınır Geçişi

Kars’ta kaldığım köydeki son sabahıma uyanarak önce merkeze sonra da Gürcistan ‘a gitmek amacıyla Birol abiyle birlikte evden çıktık. Merkeze gelince minibüse binmemi, otostop çekmememi istedi. Ben de onu kıramayarak merkeze kadar gidecek olan minibüse bindim. Sarıldık, birbirimize iyi dileklerimizi ilettik ve ayrıldık. Hiç tanımadığın, varlığını bile bilmediğin bir insanı tanıyıp, insani duygularla seviyor ve ondan bir şeyler alarak yoluna devam ediyorsun. İşte yolcu olmak ve yolculuk benim nezdimde budur.

Yabancı Simalar Yavaş Yavaş Hayatımın Bir Parçası Oluyor:

Merkeze geldikten sonra biraz döviz çekip biraz da alışveriş yaparak ana yola kadar otostop çektim. Ana yolda indiğimde aynı yöne doğru otostop çeken iki kişi daha gördüm. Yanlarına gittiğimde İspanyol olduğunu öğrendiğim ve daha sonra biri Gürcistan ‘da olmak üzere, kaderin cilvesiyle iki kez daha karşılaşacağım çocuklarla tanıştım. Nereden gelip nerelere gittiğimize dair biraz konuştuktan sonra onların da sınıra gittiğini öğrendim. Önce siz geldiniz, yol sizindir dedim ve onların daha ilerisine gidip otostopa başladım. Ama şans bu ya, onlardan önce beni aldılar. 🙂 Bindiğim ilk araçla yolun yarısını tamamladım ve beklerken aynı çocuklar geldiler. Bu defa da onlar bana, yol senindir, diyerek ileri gitmeye başladılar. Ben de birlikte gidebileceğimizi söyledim ve üç kişilik bir ekip olduk.

Gürcistan ’a giden Ardahan’lı iki gencin son hızla giden arabasına 3 kişi bindik ve biraz endişeli epey de eğlenceli bir yolculuğa başladık. Dışarıdan baktığınızda serseri diyeceğiniz bizi alan iki insan, özünde çok iyi ve delikanlı insanlar. Onlarla beraber sınıra kadar sohbet ederek, müzikler dinleyerek gittik. Ama ben sınıra 2 günde gideceğimi planladığım için sınırı geçmeye psikolojik olarak hazır değildim. “Siz sınırı geçin, ben bir gece burada çadır kuracağım.” dedim. Onlar hep birlikte karşıya geçtiler, ben de çadırımı uygun bir yer bulup kurdum. Hava karardıktan sonra başlayan yağmur sabaha kadar durmadı. Biraz çadırda durup bir şeyler okuyup, biraz da yağmur altında dolaşıyordum. Yağmur altında şarkılar dinleyip heyecanımın keyfini çıkartıyordum. İşte artık hikayem başlıyordu. Ülkemde geçirdiğim bir aydan sonra yurtdışına çıkıyor ve “Hudutsuz” ismimi gerçek manada hak ediyordum. Böyle geçen geceden sonra sabah uyandım ve sırılsıklam olan çadırımı topladım.

Türkiye – Gürcistan Sınır Geçişi

Sınırlar Aşıldı:

Türk tarafı pulunuzu aldıysanız ve pasaport süreniz de geçerliyse hiçbir şey sormuyor. Gürcistan tarafı ise bazen kontrol ediyorken bazen etmiyor. Benim çantamı dahi aramadılar. “Nereye gidiyosun, ne kadar kalacaksın, paran var mı, kaç paran var?” gibi sohbet niteliğinde sorular sordular. Çünkü mühür zaten çoktan basılmıştı. Güvenlikler sohbet etmek istiyordu sadece. Biraz onlarla lafladıktan sonra sınırı geçtim ve işte artık Gürcistandaydım. Gelen giden hiç araç olmadığı için yürümeye başladım. Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm… 6,5 kilometre boyunca yürüdüm ve geçen birkaç araç da almadı.

İlk Adım. Merhaba Gürcistan 🙂

En son otostop çekmediğim halde bir taksi durdu, camdan bakıp, “Teşekkürler otostop çekiyorum.” dedim. Adam da gel gel yaparak “No money.” dedi. Sağolsun insaflı taksici abi sayesinde kalan yolu yürümekten kurtulmuştum. İlk merkezi yer olan, benim de gitme hedefinde olduğum Ahıska’ya (Ahaltsikhe) kadar birlikte gittik.

Arabadan inince ilk işim etrafta yürüyüp ücretsiz ve şifresiz internet aramak oldu. Bir internet bulup bağlandım ama civarda pek ucuz kalacak yer yoktu. Bu yüzden mecburen en ucuzlarından birisi olan bir misafir evine giderek 25 Lari karşılığında oda tuttum. Eşyalarımı odaya bırakıp, çadırımı ve ıslak malzemelerimi de kuruması için açtım ve küçük kasabanın sokaklarında yolculuğumun ilk yurtdışı yürüyüşünü yapmak üzere dışarı çıktım…

Yol Anıları – Takside Canlı Zurna Konseri – Kars

Doğu Beyazıt’tan ayrılarak Kars yolculuğuma başlamak için şehrin çıkışına gelmiştim. Bir sürü araba geçmesine ve birçoğu 50-60 km ilerideki Iğdır’a gidiyor olmasına rağmen, anlam veremediğim şekilde kimse durmuyordu. Vakit geçtikçe otostop şeklimi değiştiriyor, yürüyor, zıplıyor, değişik hallere giriyordum. Uzunca bir bekleyişten sonra nihayetinde asker Mevlüt abi durdu ve onunla beraber Iğdır’a gitmeye başladık. Önce Iğdır sanayiye uğradık daha sonra da merkeze gidip bir şeyler yedik ve hayatlarımız üzerine uzunca konuştuk. Çok keyif aldığım, yolda olma amacıma riayet ettiğim bir gün geçirdiğim için son derece mutluydum.

Couchsurfing’den Ev Bulmanın Hayreti İçindeyim:

Mevlüt abiden ayrıldıktan sonra bir kafede internet ve elektrik bileşenlerini sağlayıp bilgisayarda çalışmaya başladım. Bu esnada da couchsurfing* üzerinden civardaki birkaç kişiye mesaj atarak, kalmamın uygun olup olmayacağını sordum. Özellikle ülkemiz başta olmak üzere, tüm dünya genelinde bu sistem üzerinden kalacak yer bulmakta çok zorlanıyorum. Çekinmeden ve rahatlıkla söyleyebilirim ki burada kadınlara pozitif ayrımcılık yapıyorlar. 🙂 Çalışmama devam ederken saat 9 civarında mesajıma dönen İsa Hoca isteğimi kabul ederek evine davet etti.

Akşamı, Iğdır Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğretim görevlisi olan İsa Hoca’da güzel sohbet, çay ve kahve eşliğinde geçirdim. İsa Hoca’dan edinebileceğim çok değerli bilgiler ve bakış açısı olduğuna inanarak ondan alabileceğim güzellikleri almaya çalıştım. Umarım bir gün yine karşılaşma şansı yakalarız.

Kimliğini Göstermeden Otostop Çekemezsin!

Sabah olduğunda hocayı uyandırmadan evden çıkarak, Kars yoluna kadar 3-4 km boyunca yürüdüm. Bekleyişim işte yine başlamıştı. Dakikalar birbirinin üstünden geçiyor ama kimse durmuyordu. Uzunca bekleyişten sonra bir abi durdu ve kimliğimi görmek istediğini söyledi. Bana garip gelen bu isteği geri çevirmeyerek çıkartıp uzattım. Baktıktan sonra, tamam gel, dedi. İşte bu tavır ve daha sonra söyledikleri uzun bekleyişlerimin sebebini açıklıyordu.

Buralar Afgan göçmenlerin ve kaçakların geçiş bölgesi olduğu için arabaya Afgan almak yasakmış. Hükümet bu kaçak akının önüne geçebilmek için böyle bir önlem almış. Alan aracın taksi veya otobüs olması fark etmeksizin insan kaçakçılığı kapsamında değerlendiriliyor ve insanların başı derde giriyormuş. Abi bana uzun uzun “Seni kimse almaz, bu sakalınla şapkanla sen de Afgan gibisin, gel seni otogara götüreyim.” dediyse de gerek yok diyerek yolumuzun ayrıldığı noktada indim. Durum yine aynıydı. Artık kimliğimi çıkarttım ve arabalara göstererek Türküm! Türküm! diye bağırmaya başladım. Ama nafileydi…

Bekleyişim esnasında bir taksi durdu, bu her zaman her yerde olan bir şey. Yolcusu da vardı ve Kars ’a gittiklerini beni de götürebileceklerini söylediler. Teşekkür ederek gerek olmadığını ve otostop çektiğimi söyledim. Ama onlar da kimsenin almayacağını, 20tl karşılığında gidebileceğimi söylediler. Fiyat makul gelince bekleyişimin anlamsız olduğunu düşündüm ve kabul ederek onlara katıldım.

Taksi Camından Kasvetli Kars Yolculuğu

Takside Zurna Eşliğinde Yolculuk:

Böylece yolculuğumun başından beri ilk defa şehiriçi minibüslerden sonra uzun yol için para ödemiş oldum. Zurnacı olan diğer yolcu, yolun bazı kesimlerinde zurnasıyla bize şarkılar çaldı ve artık sararmış olan çayırları izleyerek keyifli bir şekilde yolculuğumuza devam ettik.

Kars Yolculuğumuzun Ses Getiren Zurnacısı 🙂

Bir noktada şoför, “Tamam ağzın yorulmuştur, dinlen sen, düğüne gideceksin.” dediyse de zurnacı kardeşim alt metni anlamayarak “Yok abi, sabaha kadar da çalarım.” diye ısrarcı oldu. Ama bir şekilde taksici zurnacıyı gönlünü kırmadan susturdu. Zurnanın küçük alanda çalmak için epey sesli bir alet olduğunu orada öğrenmiş oldum.

Böyle keyifli bir yolculuk ve diyalogla Kars ’a vardık. Taksi durağına varınca da çay içmeye davet ettiler. İnsanlarla kurabileceğim her diyalog fırsatını değerlendirmek istediğim için içeri girip onlarla biraz lafladım. Epey kafa adamlar olan bu insanlarla sohbet gerçekten çok keyifliydi. Çok daha uzun süreler bile onlarla kalabilirdim. Ama nihayetinde bir noktada ayrılmamız gerekiyordu.

Kars ’ta ilk gece için kalacağım yer belliydi. Uzun zaman sonra akşam nereye gideceğimi bildiğim bir gün yaşıyordum. Bir arkadaşımın, arkadaşının abisi olan Muharrem Hoca, burada bir okulda öğretmenlik ve idarecilik görevi yapıyordu. Taksi durağından ayrıldıktan sonra hocayla buluştum. Çay içip tanıştıktan sonra hocanın bir arkadaşıyla konser vereceği kafeye gittik. Aynı zamanda keman çalan Muharrem Hoca, müziğe olan bağını yitirmemek için ara sıra civar kafelerde konserler veriyormuş. Biraz onları dinleyip biraz da kendimce takıldıktan sonra konser bitince eve gittik ve yolda geçen bir gecemi daha böylece bitirdim.

Yine benim epey keyif aldığım kişiler tanıdığım bir gün oldu. Önce Asker Mevlüt Abi, sonra İsa Hoca, Taksici, Zurnacı, Muharrem Hoca. Sadece bir gün içinde tanıdığım insan yelpazesinin bile ne kadar geniş ve güzel olduğunu görebiliyor musunuz?


*Dünyanın her yerinden arkadaşlar bulup ağırlayabileceğiniz veya misafir olabileceğiniz bir internet sitesi.

Yol Anıları – Park Köşesinden Gezgin Evine

Nemrut Krater Gölü kampımdan sonra tekrar Tatvan’a gelerek periyodik olarak yaptığım otel konaklamasını aynı odayı 3 güzel adamla paylaşarak yaptım. İnsanların tecrübelerine ve yaşam öğretilerine her zaman saygı duyuyorum. Bu dünyada yıllarca kalıp bazı deneyimler elde etmiş insanların tecrübelerinden faydalanmamak ancak ahmaklıkla açıklanabilir. Aynı odayı paylaştığımız, yaşı benden epeyce büyük ve çok güzel şeyler anlatan abimin öykü ve nasihatlerini dinleyip gerektiğinde kullanmak üzere zihnimin odalarına yerleştirdim. Güzel adamlara selam olsun. Sonraki sabah kalkarak ilçeden çıkana dek 3-4 km kadar yürüdüm ve Doğu’nun her bölgesinde çalışan mümessil dostumun güzel sohbetiyle beraber Van ’a ulaştım. Akdamar Adasına giden iskelenin önünde indim ve bir sonraki botla gidiş ve dönüşü 15tl karşılığında adaya geçtim. Ayrıca müze kartınız yoksa adaya giriş de 15tl. Adada bir şeyler içebileceğiniz bir kafe de mevcut. Bu adanın önemli özelliği içerisindeki yüzlerce yıllık kilise.

Akdamar Kilisesi Dıştan Görünüm

Akdamar Kilisesi:

Hikayeye göre kilisedeki papazın kızıyla bir genç birbirlerine aşıklarmış. Bu genç her gece yüzerek adaya gider ve kızla görüşürmüş. Kız da gence ışık tutar, erkek ışığı referans alarak ilerlermiş. Fakat bunu fark eden papaz bir gece kızının elinden ışığını almış ve genç de yönünü bulamayarak suda hayatını kaybetmiş. Adı Tamara olan bu genç için ağıtlar yakan kız ‘Ah Tamara, Ah Tamara’ diye inliyormuş ve adanın isminin de buradan evrilerek Akdamar olduğunu söylüyorlar.

Akdamar Kilisesi İçten Görünüm

Üzerinde tavşanların zıpladığı bu adada 1 saat kadar gezerek tekrar yola döndüm. Yoldan önce bir coğrafya öğretmeni sonrasındaysa çok tatlı 3 kafadar ihtiyar aldı. 3 kafadar beni gitmeyi planladığım Edremit ilçesine kadar götürüp bıraktı. Her zamanki planlamama sadık kalıp bir restauranta oturdum. Bir şeyler yedikten sonra orada internet de bulunca 4 saat kadar oturup yine bir yazı yayımladım.

Çadıra Niyet, Gezgin Evine Kısmet:

Uyku saatim gelince oradakilerin yönlendirmesiyle çadır kurmak için sahil kenarındaki parka gittim. Parkta biraz yürüdükten sonra çadır kurmaya karar verdiğim alana doğru ilerlerken arkamdan birisi seslenerek. “Gezgin misin?” diye sordu.

Soruyu soran ve kendisi de bir gezgin olan Siraç üç arkadaşıyla beraber oraya gelmiş ve şans eseri beni gördüler. Orada kalmama müsade etmeyerek bir iki telefon görüşmesinden sonra sürekli gezgin ağırlayan, Van ‘daki misafirperverliğiyle epey meşhur Asım’ın evine götürdüler. Asım sabah gidip akşam geldiği için birkaç dakika dışında neredeyse hiç konuşma şansımız olmadı fakat evde sürekli bir hareketlilik ve başka misafirler de olduğu için farklı insanlar tanıma şansı buldum. Sonraki gün olduğunda bir tam günü hiç evden çıkmadan geçirdim. Ev ortamından uzak kaldığım için ayaklarım biraz daha halıya bassın istedim.

Ertesi gün evdeki diğer insanlarla beraber kısa bir Van turuna çıktım ve günün sonunda Muradiye şelalesine gittik. Ben orada kalıp çadır kurdum, onlar da eve döndüler. Van’da tanıştığım tüm insanlara, beni evinde ağırlayan Asım’a, yemek yapan Bahar’a, yardımcı olmaya çalışan Pınar’a, arabasıyla gezdiren Erkan’a, yolda bulan Siraç’a ve diğerlerine selam olsun. Bir kez daha teşekkürlerimi iletiyorum.
Uyumak dışında başka hiçbir amaç taşımadığım Muradiye Şelalesindeki kampımı, gecenin bir köründe çadırın dibine gelip ne olduğunu anlamaya çalışırken dakikalarca hırlayan ve havlayan köpekler haricinde dikkate değer bir şey yaşamadan tamamladım. Sabah kalktığımda amacım bir sonraki noktam olan Ağrı’ya daha doğrusu Doğu Bayazıt’a ilerlemek olacaktı.

Birecik Gezi Rehberi

Henüz yatmadan evvel, açık alanda otururken üzerime giymek zorunda kaldığım hırka, geçireceğim geceye dair pek çok fikir veriyordu. Çadırımı Bülent abinin işletmesinin çatısına kurmuş, çadır içi düzenimi ayarladıktan sonra ilk defa uyku tulumumu kılıfından çıkartmıştım. Soğuk (serin değil) geçen gecede uyku tulumu sayesinde üşümeden sabahı etmiştim.

Sabaha karşı düşen çiy çadırımın üstünü sırılsıklam etmişti, üst tenteyi açıp sererek kurumaya bırakırken ben de çadırımı ve eşyalarımı toplayıp geziye hazır hale geldim. Eşyalarımı bırakacak yerim ne yazıkki yoktu ve hepsi benimle birlikte gezmek zorundaydı.



Sabah ilk işim kaldığım yerin hemen karşısındaki Fırat Kavağını ziyaret etmek oldu. Burası hemen hemen her şehirde görebileceğimiz yeşil ve ağaçlık bir alan. Burayı diğerlerinden farklı ve özel kılan şey, göç mevsimlerine göre buraya gelip bir süre burada kalan ve çok nadir görülen, esasen bir baykuş türü olan çizgili ishak kuşuna, dönemsel olarak ev sahipliği yapması. Bu özelliği sebebiyle burası koruma altına alınmış ve sit alanı ilan edilmiş, çevreye verilecek herhangi bir tahribat cezaya sebebiyet veriyor.

Akşamdan fotoğrafına da baktığım çizgili ishak kuşu, ağaçların kabuklarıyla uyumlu olan tüyleri sayesinde kolayca görülebilecek bir kuş değil. Dünyanın çeşitli yerlerinden gözleme gelen insanların bu işe uygun donanımlarla gözlem yapmaya çalıştığını öğrenmiştim. Hatta bu vakitlerde (Ekim ayı) herhangi bir popülasyonu var mı ona da emin değilim fakat yakınına kadar gelmişken şansımı denemek istedim. Bir süre vakit geçirdikten sonra karga dışında bir kuş göremeyerek oradan ayrıldım.

Geçtiği her bölge ve insanında çok önemli yere sahip, adeta yaşam kaynağı olan ve güzel bir çevre düzenlemesiyle de Birecik’le bütünleşmiş olan Fırat nehrinin yanından yürümeye başladım. Daha önce Gaziantep’te deneme şansı bulduğum ve çok beğendiğim nohut dürümü burada da öneri üzerine yiyerek kahvaltı yapacaktım. Merkezde mutlaka göreceğiniz ya da kime sorsanız gösterecekleri Aykılıç markete sağ kolunuzu verdiğinizde 10 metre ilerideki dürümcüye gittim.

Soslu nohut, maydanoz ve soğandan oluşan, tırnak pide üzerine konularak verilen nohut dürüme bir de ayran ekleyerek 4,5tl ödeme yaptım. Lezzetini beğendiğimi, fiyat performans oranınınsa çok yüksek olduğunu belirtmeliyim.



Kahvaltı sonrasında Fırat’ın ayrıldığım noktasına geri dönerek yürümeye devam ettim. Birecik Köprüsünün kenarına geldiğimde durup bir süre video ve fotoğraf çektim. Tam hareketlendiğim esnada balık tutmakta olan bir abinin heyecanla oltasına sarıldığını gördüm. Ben de kameramı çıkartarak bu anları kayda başladım ve şans eseri hem bir insanın heyecanına hem de güzel bir balık tutma anına tanık oldum.

Tebessüm ederek köprünün altından ilerledim. Önceki gece şehri tanımaya çalışırken eski zamanlarda, surlarla çevrili şehre 6 giriş kapısı olduğunu öğrenmiştim, geldiğim noktada Meydan Kapısı’nın olması gerektiğini biliyordum.

Meğerse bu kapıya ait burcu camiye dönüştürmüşler. Görsel açıdan güzel bir yapıya sahip caminin etrafında biraz dolaştıktan sonra gördüğümde bende fazlaca memnuniyet uyandıran, bir kaide üzerinde konumlandırılmış ve yaklaşık 3 metre boyunda, Alaburç caminin 30 metre ilerisindeki Atatürk heykelini de inceleyip kayıt altına aldıktan sonra nehir boyunca ilerlemeye devam ettim.

Şehrin en önemli yapısı Birecik Kalesi’ne yaklaşınca yolun karşı tarafına geçip, çarşı boyunca ilerleyip, sebze halini görünce sağa döndüm. Kaleyi aşağıdan tüm heybetiyle görebiliyordum, önceleri sur olduğunu bildiğim fakat zamana yenik düşen, artık yalnızca bir yamaç gibi gözüken sınır boyunca yukarı doğru ilerlemeye başladım. Oduncular, metalciler derken bir anda yol bitti, sanırım yanlış geldim diyerek geriye yürümeye başladım. Beni geri yürürken gören, yol kenarına attıkları sandalyelerde oturan beş amcadan birisi “Kaleye mi gideceksin?” diye seslendi. Yanlarına gidip selam verdim, gösterdikleri yoldan devam ettim.

Kalenin altındaki oduncu dükkanlarını geçince 3 metre sağda bir yol aynı yönde devam ediyor, onu geçip ilerleyince karşıma çıkan camiden sonra ilk sola girdim ve kaleye çıkma olanağı tanıyacak yolu gördüm. Bu yoldan kaleye çıkar çıkmaz doğuya özgü mimariyle bezeli Birecik ilçesini çok güzel bir açıdan görmeye başladım. Kale 360 derecelik muhteşem bir manzara sunuyor, ne yana gitsem güzel bir görüntü. Tepeye çıkan güneş sebebiyle burada hiç acele etmedim, gölgede oturup, sürekli yer değiştirerek farklı açılardan şehri gözlemledim.

Birecik kalesi 4000 yıl önce Asurlar zamanında yapılmış, daha sonra değişen devletler tarafından 3 farklı onarım süreciyle günümüze kadar gelmiş. Kalenin hemen altında gördüğüm mimari restorasyon tabelası yeni bir çalışmanın da olduğuna dair bir fikir uyandırdı. Bakıma ve ilgiye muhtaç olduğu da çok açık.

Gözlem ve incelemelerim sonrasında kaleden inişin yolunu tuttum. Çıkarken çıktığım yerin iniş için biraz zorlu olduğunu başına gelince anladım. İnce kumlu ve dik olan yamaç sırtımdaki, önümdeki çantalar ve ayağımdaki ayakkabılarla iniş için uygun değildi. Elektronik çantamı sırtıma aldım, büyük çantamı da önce kendim iki adım atıp yanıma alarak ilerliyordum. Ancak çantayı bırakmış adım atarken çantanın hareketlendiğini ve yuvarlanmaya başladığını gördüm… Yuvarlandı, yuvarlandı, toz kaldırarak ilerledi ve en son 2 metreden kötü bir sesle yere çakıldı…

O an sahiden canım sıkıldı. Aşağı indiğimde hem benim hem de çantanın hali içler acısıydı. Bu yazıyı yazarken bu olayın üzerinden 4 gün geçmiş olmasına rağmen çantaya her vuruşumda toz kalkıyor. Elimi yüzümü yıkayıp çantayı biraz temizlemek için caminin dışındaki hayrata yöneldim. Tam musluğa uzanırken beni turist zanneden yöre insanı çağırdı, caminin avlusuna aldılar. Müzisyenlikle ilgilenen Hasan abi oğluna bez getirmesini söyledi ve iki de çay sipariş etti. Hasan abiyle konuşurken bir yandan da çantamı siliyordum. Çokça insanlardan yakındı, insanların birbirine iyi niyetle ve insan olarak kabul edip yanaşmadıklarını, herkesin birbirini ayıracak, ötekileştirecek sebepler bulduğunu belirtti. Benden örnek vererek, “Sen buraya gelmişsin, sana sahip çıkmak bizim buradaki görevimizdir, neci ya da kim olursan ol.” dedi. “Keşke çantanı benim dükkana bıraksaydın, bomba olsa bile benim dükkanıma bırakabilirdin.” diye de ekledi. Ezan okunana kadar sohbet ettikten sonra o camiye girdi ben de yoluma devam ettim.

Yola çıktığımda ilerlediğim yönde kalenin altında bir mağara gördüm, etraftakilere oranın ne olduğunu sorduğumda, birisi tam emin olamasa da kaleye çıktığını söyledi. Ben gidip ayrıca denemedim ama siz gitmek isterseniz ya da sahiden oranın nereye çıktığını biliyorsanız bana da söyleyebilirsiniz.

Sıradaki hedef kelaynak kuşlarını görmek. Adını daha önce duyduğum bu kuş türünün fotoğrafını bile görmemiştim. Bu kuşların göç rotalarından birisi olan Birecik’te 11 adet kelaynak kaldığında ve artık nesilleri tehlikeye girdiğinde bir koruma ve üretim tesisi kurulmuş. Gün itibariyle sayıları 270’i aşmış durumda. Kelaynak kuşları yetişkinliğe ulaştıklarında tüylerinde çok hoş bir renklilik ortaya çıkıyor, kafalarının ardındaki tüyler de dökülüyor ve kel oluyorlar. Yılın 7 ayını tesiste geçiren kuşlar kalan 5 ay boyunca üremeleri için doğaya bırakılıyorlar. Burayla ilgili sıkıntılı olan durum şu ki ziyaretçilere kuşları görebilecekleri çok dar ve çapraz olan bir görüş açısı bırakmışlar.

Zaten her tarafı tellerle çevrili olan alanda kuşları rahatça izlemek ve fotoğraf ya da video çekmek pek mümkün değil. Oradaki görevliye tellere yaklaşıp telin arasından bir fotoğraf çekip çekemeyeceğimi sorduğumda, kuşların çok ürkek olduğunu, ani hareketten korktuğunu, tellere yaklaşınca korkup tellere çarparak telef olduklarını söyledi.

Buradan biraz can sıkıntısıyla ayrıldım. Çünkü kuşları daha iyi gözlemleyeceğimi hayal ederek gelmiştim. Tam dışarı çıktığımda ters yönde ilerlemekte olan polis aracı beni görünce dönüp yanıma geldi. Bir memur kontrollerimi yaparken ben de diğerleriyle sohbet ediyordum. Kontrol bittiğinde, e madem durdunuz, şu yöne gidiyorsanız beni de götürün, dedim. Sağolsunlar gideceğim yere kadar götürdüler. Tekrar dün gece kaldığım yere döndüm.

İlave bir gezi noktası daha defterime eklemiştim fakat sıcak ve çanta sebebiyle yorulduğumu hissedince zorlamadım. Birecik’in üst tarafında bulunan Çiftlik Köy’den çok güzel bir manzara varmış, alabildiğine bir açı sunan köyden Birecik, Fırat nehri ve diğer köyler rahatlıkla görülebiliyormuş. Gitmek isterseniz bu noktayı da gezi rotanıza ekleyebilirsiniz.

Bülent abiyle Birecik turumu değerlendirdikten sonra artık yola düşmeye karar verdim. Abi sizde çay ne kadardı, diye sordum. “Ne yapacaksın?” dedi. “Dünden beri çay içiyorum.” dedim. “Yolun açık olsun, sana iyi gezmeler.” diyince, “Abi burası neticede bir işletme vermezsem mahçup olurum, içim de rahat etmez.” dedim. “Yolun açık olsun.” diye tekrarlayınca teşekkür ettim, vedalaşıp yolculuğuma başladım.

Birecik köprüsüne kadar yürüyüp çıkışında otostop çekmeye başladım. Okuldan çıkmış olan liseliler, hello abi, diye yanıma yaklaştılar, onlarla sohbet edip sorularını cevapladım, seyahat şeklimi ifade ettim. Hemen, burası mı güzel İstanbul mu, diye sordular. Zor bir soruydu, buranın yemekleri çok güzel, dedim. İçlerinden birisi hemen atılarak “Abi İstanbuldakiler eşi kızıyor diye soğan bile yemezlermiş.” dedi. İstanbul’u da değerlendirdikten sonra ben otostopa devam ettim, çocuklar da yoluna gitti.

Üç araç değişikliğiyle, uzun bekleyişler sonucunda ancak Hilvan’a gidebildim. Aslında rotam da bu şekilde değildi ama rotamı hava karardığı için değiştirip son aracımın gittiği yere kadar gittim. Son aracımdaki Mustafa abi yol boyunca bu yörenin yanlış tanıtıldığından, insanların doğru şekilde ifade edilmediğinden yakındı. Bizim orada gece bir kadın tek başına yürüyebilir, dedi. Keşke daha çok insan gelse, diye de ekledi. Ben de Mustafa abinin çağrısını yineleyerek, daha çok insanın bu bölgeleri ziyaret etmesi temennisini taşıyorum.

Hilvan çıkışındaki benzin istasyonu çalışanlarıyla tanışıp sohbet ettikten, onların hayatına ve hikayesine bir parça da olsa ortak olduktan sonra çadırımı kurup bu gecelik uykuya daldım.

İshak Paşa Sarayı Gezi Rehberi

Doğubayazıt’a gideceğim dediğimde insanların mutlaka git dediği İshak Paşa Sarayı, gerçekten de görmeye değer bir yapıymış. Tahmin etmediğim kadar beğendiğim bir yapı oldu. Yapımına 1685 yılında başlayan ve tamamlanması 99 yıl süren bu yapı, Topkapı Sarayından sonra en önemli saray olarak biliniyor. Sarayın konumu gerçekten çok güzel, tüm ilçeye hakim bir noktadan bakıyor ve o zamanlarda bu sarayı yapmanın ne kadar çok emek istediğini orada bulununca daha iyi anlayabiliyorsunuz.

İshak Paşa Sarayı Ulaşım:

Bu saraya gidebilmek için öncelikle Doğubayazıt’a gitmeniz gerekiyor. Gidiş yolunuzu tamamen size bırakarak saraya nasıl gideceğinizi izah edeyim. Merkezden kalkan minibüslere binerek 2 TL karşılığında 15-20 dakikalık bir yolculuk sonrasında İshak Paşa Sarayı’na varmış oluyorsunuz.

Sarayı Rusların İşgali:

Saray, kendi zamanında büyük bir teknoloji örneği olarak, duvarlar arasındaki kanallardan geçen sıcak su ve buhar ile ısıtılmış. Yani kullanılan ilk kalorifer sistemlerinden birisi burada uygulanmış. Kadim bir tarihe sahip olan saray, 1. Dünya Savaşı sırasında bölgeyi kontrol eden Rus askerleri tarafından askeri kışla olarak kullanılmış. Ruslar geri çekilirken sarayın altın kaplamalı kapısını da söküp beraberinde götürmüşler.

Sarayın Kullanım Bölümleri:

Sarayın içerisindeki onlarca oda farklı amaçlar için kullanılmış; haremlik, selamlık, mutfak, mahkeme salonu, divan, cami, türbe, muhafız koğuşu, eğlence alanı, hamam ve cephanelik gibi daha birçok amaç için odalar dizayn edilmiş ve kullanılmış. Sarayın yapımı mimari açıdan incelendiğinde Osmanlı, Fars ve Selçuklu mimarisinden etkilenildiği görülüyormuş. Elbette bunu ben kendim anlayamadım, 🙂 araştırdığımda öğrendim. Bu sarayla ilgili en ilginç şeylerden birisi de evvel zamanda Napolyon tarafından gönderilen bir ajan yakalanmış ve buradaki zindanda hapsedilmiş. Bu olayı ajan bizzat kendisi geri döndüğünde yazdığı yazılarda anlatmış.

Sarayla ilgili anlatmam gereken bir iki küçük mesele kaldı. Zaman içinde elbette restorasyondan geçmiş. Fakat çatısını ben hiç beğendim ama onlara da hak veriyorum, aydınlığı sağlamak için cam bir tasarım düşünmüşler. Bence sarayın bir diğer eksik yanı ise odaların tamamen boş olması. Mesela cephanelik olan odanın içinde bence barut fıçıları vesair olsa çok daha güzel olurdu. Ya da ne bileyim divan salonunda bir kürsü olsa…

Bunlar haricinde şahsi olarak benim en sevdiğim nokta mutfak, daha doğrusu mutfak bacası oldu. Çünkü mutfak bacasından içeri kafamı uzatınca içime dolan is kokusu beni hayallere sürükledi. Geçmiş zamandan kalan en güzel şeylerden birisi bence o kokuydu. Orada pişen yemekleri, kazanın altına odun süren aşçıları hayal ettim. Kısa bir an için de olsa oraya giderek onlarla yaşadım.

Genel olarak şunu söyleyebilirim ki saray oldukça güzel. Sırf saraya gitmek için Doğubayazıt’a gidilir mi derseniz bence gidilir.